Zehra İpşiroğlu ☆ TÜRKÇEÇocuk kitaplarıDüş Hırsızlarına Karşı

Düş Hırsızlarına Karşı

 Patika, Temmuz, Ağustos, Eylül 2010

Tijen Savaşkan

DÜŞ HIRSIZLARI’NA KARŞI

Ütopya Gerçekleştirilmemiş Olandır

‘Düş Hırsızlarına Karşı’, Pembe, Nar ve Damla adlı üç küçük kızın yaşadıkları çevre ve özellikle de okullarındaki olumsuzluklara karşı sıkıntılarını ve uyumsuzluklarını dile getirmeleriyle başlıyor.Roman bu çocukların düşler kurarak ve kendilerine göre çocukça bir naiflikle ve yaratıcılıkla  yaşadıklarını eleştirerek ve bazen yeniden tanımlayarak, alternatif bir dünya yaratmaları sürecinde, buna engel olmaya çalışan Gipo’ları( düş hırsızları, Gipo: Gizli Polis)görmeleri ve onlarla düşleri aracılığıyla mücadeleye girmelerinin öyküsüdür. Bu mücadelede onlara sanatçı ve alternatif değerleri olan yapıcı ve üretken birkaç yetişkin yardım eder.Sonuçta, en mutsuz oldukları okul ortamını hep birlikte mutlu bir okul ortamına dönüştürmeyi başarırlar.

Zehra İpşiroğlu’nun bir kaç ay önce  E yayınlarından çıkan son romanının konusu kısaca böyle. Romanın  çocuklar için yazılmış olduğu düşünülse de yetişkinlere söyleyecek sözü çok.Uzun yıllardır çocuklarla çalışan biri olarak romana baktığımda çocuk dünyasıyla bu kadar güzel ilişki kurabilmiş az roman olduğunu düşünüyorum. Özellikle onlarla yaratıcı bir alanda, sanat alanında çalışıyorsanız ve konunuz canlandırmaya yönelik drama çalışmalarıysa bu daha da net görünüyor. Hayalleriyle gerçekliği birlikte yaşayan çocuklar bu çalışmalarda kendilerine uygun ortam bulduklarında dünyanın en yaratıcı, üretken ve kolektif çalışabilen çocuk gruplarına dönüşebiliyor.  Daha çalışmalara  başlamadan önce bile, örneğin, kendilerini tanıtırken, evcil bir hayvan özlemiyle  adını bile koydukları ve hayallerinde yarattıkları bu hayvanlara sahip olduğunu söyleyen ve bunu çok doğal bir şekilde ‘benim kedim var, hayali ama yine de var’ diyen bir çok öğrencim oldu. Velilerin ise bu durumda paniye kapıldığı ve çocukları yalan söylediği için benden özür  dilediklerini hatırlıyorum. Kendi kızım bile hayali bir kız arkadaşla büyüdü ve onun adına da günceler yazdı yıllarca.

Bu anlamda çocukların düşlerle içiçe yaşadığı gerçeği romanın daha isminden başlayarak inandırıcılığı için ipuçları veriyor.   „Düş Hırsızlarına Karşı“  fantastik bir roman.  Ne yazık ki toplumumuzun, özellikle de eğitim sistemimizin otoriter, anti demokratik, zaman zaman gerici unsurlarla elele vererek bireye kendi olma, yaratıcılık ve kendini ifade şansı vermeyen, farklı yaşam ve seçim alternatifleri sunamayan bir yapısı var. Bu yapı içerisinde roman düşlere ve hayallere öyle somut bir rol veriyor ki onlar sayesinde bu yapıyla mücadele olanağı doğabiliyor. Bu, düşleri ve  hayalleriyle hep barışık yaşayan ve zaman zaman gerçeklikle düşlerini  karıştıran çocuk dünyası için çok elverişli bir seçim. Yani bir yandan, onların yarı somut düşlerini tamamen somutlaştırarak gerçekliğin bir parçası yaparken, çocuklar için çok  soyut olan yukarıda bahsettiğimiz  toplumsal baskı unsurlarını da onların çok rahat kavrayabileceği somut bir tiple kişileştirerek Gipo’larla( Gizli Polis)  kolayca ilişki kurulabilir

ve tanınabilir hale  getiriyor.

Sonuç olarak ‘Düşler’ ve ‘Gipo’ karşıt ve somut karakterler olarak romanın çatısını çocuk dünyası için çok gerçekçi bir biçimde oluşturabiliyor. Bu noktada fantastik bir roman çocukların dünyasıyla  kurduğu bu bağ sayesinde aslında son derece gerçekçi bir yapıya da oturuyor. Bu anlamıyla bize fantastik görünse de çocuklar için somut ve gerçekçi  bir alımlama yaratabileceğini düşünüyorum. Bu konuda yani romanın yapılandırılmasıyla ilgili olarak bir şeyler söyleyebilir misin?

Diğer yandan, yeni yetişenlerin  hayatlarının her döneminde kendilerine rol modelleri  seçtiklerini biliyoruz.  Olumlu ya da olumsuz modeller onları biçimler, en azından kişiliklerinin oluşumunda derin etkiler yaratır.  Toplumumuzda dayatılan, varolan ve temsil edilen  bu modeller ne yazık ki özellikle çocukların yoğun ilişki kurduğu medyada  yeniden ve yeniden üretilirken artık kesinlikle başka bir model hayal edilemeyecek kadar gerçektirler ve mutlak ve tartışılamaz hale gelirler. Örneğin temsil edilen kadın modelleri mutlaka , erkek egemen dizgenin belirlediği iki üç alternatiften biridir. Romanın en önemli başarısı bence, öncelikle üretken , olumlu, yapıcı ve alternatif yetişkin modelleri yaratmış olmasında. Şöyle ki,  bu modeller  azınlıkta da olsa gerçektir ancak çocukların ulaşabileceği yakınlıkta değillerdir, üstelik hiç bir şekilde  yaygın olarak temsil edilmezler. Oysa

romanda çocukların kolayca ilişki  kurabilecekleri amca ve  teyzelere  dönüşerek ve çocuklarla ortaklaşa bir hayatı paylaşan bir ilişki modeli içinde, birlikte bir mücadeleye girişirler ve değişime yönelik eylem planları yaparlar. Bu ilişki modelleri  yapıcı ve yaratıcılıklarıyla, varolan rekabetçi, bireyci ve çocuk dünyasını kendilerinden tamamen ayıran, çocuğu kaale almayan  yetişkin dünyasına karşı da kolektif yaşayan ve  örgütlü’ bir yetişkin- çocuk ilişki biçimi sunarak çocuklar için olumlu bir model oluşturabilir.

Film ve roman kahramanlarının, televizyon karakterlerinin, zaman zaman çocuklar için çok daha etkili modeller oluşturduğu gözönüne alınırsa romanın gücü de ortaya çıkar. Olumlu ve doğru modeller hayatta karşımıza çıkmasa da  kurgusal olarak onları yaratabilirsek ve onların sahiciliği ve yaşamla bağlantıları güçlüyse zaten rol modeli  gerçekliğe dönüşür ve inandırıcılığı tartışılmaz. Romanda dayatılan ve temsil edilen Gipo’ların yarattığı Gİ’ler yani gölge insanlara karşın, canlı hareketli , eylem , üretim ve ilişki içindeki alternatif yetişkin modellerinin sanatla bağlantılı olması da çocuklara sanatla uğraşmanın tıpkı düşler gibi baskılara karşı kendini korumada gerçekçi bir mücadele yolu olarak sunulmasını sağlar. Zaten sanatla düşlerin organik ilişkisi gözönüne alındığında bu bağlantı da çocuk düşüncesinde iyice somutlaşır.  Çocukların  popüler kültüre ve sıradan olana karşı korunmasında sanatın her zaman önemli bir rolü olduğu inkar edilemez.

Diğer yandan,  çocukların yapayalnız, alışveriş merkezlerinde eğlenmeye mahkum ,birlikte oynayamayan, doğayla ilişki kuramayan ,sınav ve rekabet sarmalında gittikçe donuklaşan ve duyularıyla birlikte düşlerini de yitiren gölge çocuklara dönüştüğü bir ortamda asla tek başlarına değil, kendileri gibi çocuklarla birlikte ve hatta romanda sınıfa gelen farklı bir çocukla kurdukları dostluk ilişkisiyle yani rekabetle ve dışlayarak  değil birlikte birşeyler yaparak Gipo’lardan kurtulabileceklerine ilişkin ufak ipuçlarıyla  yeni bir çocuklararası  ilişki modeli kurulmaya çalışılıyor. Düş hırsızları, sınıflardaki , ispiyoncu, rekabetçi , ezberci , ‘çalışkan’ ve ‘terbiyeli’ cocuk modellerine karşın oyuncu, yaratıcı ve en önemlisi cesur çocuk modelleriyle çocukların tanışmasına yardım ediyor ki bu özellikler zaten çocukların  doğası için hiç de yadırgatıcı değil.

Gittikçe Gipo’ların etkisine giren çocukların arasından gerçek çocukları bulmanın zor olduğu bir ortamda, çocuklara cesaret veren ve umut  taşıyan bir romandan sözediyoruz. Kendileri gibi çocuklar olduğunu kavrayan bir çocuk kendini korkmadan ifade ederek diğer çocuklarında kendilerini anlatmasına yardım edebilir. Birlikte hareket etmek zaten değişimin ilk adımıdır. Böylece sadece kendimiz için bireysel değişiklikler ve çabalardan öte çocuklara toplumumuzun unuttuğu toplumsal muhalefete yönelik örgütlenme ve eylem fikrini belki de ilk kez minicik bir model aracılığıyla göstermiş oluyoruz.  Sonuçta, başarılı ve çok ciddi bir dönüşüme olanak veren mutlu bir okul hayalinin somut resmiyle hayallerimize giren bu okul bence çocuklar için karşılaştırabilecekleri bir kriter olarak artık her zaman gerçekliğini koruyacaktır.

Bu anlamda ben romanı ‘tehlikeli’ ve varolan sisteme karşı bir tehdit olarak da görüyorum. Tabii ki olumlu anlamda. Çünkü en tehlikeli şey insanın imgeleminde artık somut olarak varolan bir şeyi gerçeğe dönüştürebilme potansiyalinin her an ortaya çıkabileceğidir ve korku yaratan, artık Gipo’lar değil bu imgeler yani romanın diliyle düşlerdir. Tüm tedbirler bu imgelerin oluşmaması için alınır. Gipo’larda bunun için hep olacaktır. Medya buna çalışır. Bu romanı okuyan sistem içindeki eğitimciler, yöneticiler ve ebeveynlerin tepkisini gerçekten merak ediyorum.  Hatta eğer ciddiyetini kavrarlarsa çocuklar için yasaklayabileceklerini düşünüyorum. Belki de bu noktada roman işlevini yerine getirmiş olacaktır ama düşler ve gücünü gerçeklikten alan kurgusal karakterler ve ilişki modelleri de artık görünür kılınmıştır.

Ben Düş Hırsızlarına Karşı’ romanından farklı çocuk gruplarıyla doğaçlamalar yoluyla bir çok küçük oyun yazılabileceğini, romanı görselleştiren resim çalışmaları ve hatta fantastik bir çocuk filmiyle bu modellerin daha da görünür kılınmasını hayal ediyorum.

Gösteri dergisi

Nurten Kum

„Düş Hırsızlarına Karşı”  Üzerine Zehra İpşiroğlu’ya Söyleşi

„Okul hayatımın eğitimime karışmasına izin vermedim “

Mark Twain

 

1- Son kitabınız „Düş Hırsızlarına Karşı” kitabınızda düşlerini özgürce kurabilmek ve alabildiğine yaşamak isteyen çocuk ve bir kaç aydının, bunu şiddetle engellemeye çalışan içimizdeki gizli polise (Gipo) karşı verdiği savaşımı anlatıyorsunuz. GİPO, otoriter, antidemokratik ve gerici bir anlayışın bekçisi ve savunucusu olarak karşımıza çıkıyor. Yani, düşleri çalan bir suçlu konumuna giriyor. Bu imge nasıl ortaya çıktı? Polis sizce neyi ifade ediyor?

Almanya’da yaşayan gençlerin yaşam öykülerini anlattığım geçen yıl da işci edebiyatı ödülü alan “Özgürlük Yolları” kitabım üzerinde çalışırken birden Gipo karşıma çıktı. Ailesi tarafından çocukluğunda çok baskı gören Gülpembe’nin öyküsü üzerine düşünüyordum. Hep kurallar ve yasaklarla örülmüş bir çocukluğu olmuş Gülpembe’nin, o kadar ki tam bir kimlik bunalımına girmiş, nasıl konuşacağını, nasıl davranacağını  bile bilemiyormuş.  Kendi dilini bulması, kendini ifade etmeyi öğrenmesi  hiç de kolay olmamış. Gülpembe’nin  öyküsü üzerinde düşünürken, her şeye burnunu sokan Gipo’nun o çirkin yüzü gözümün önünden gitmiyordu.. Bu nedenle de Gülpembe’nin  öyküsünü anlatmak Gipo’yu da  anlatmak anlamına geliyordu. Gülpembe’nin Gipo’dan kurtulması hiç de kolay olmamış, ama bunu kendi kendine başarmış sonunda. Bu beni çok etkiledi…Çünkü Gipo’nun bir  kez çekim alanına girdik mi, ondan kurtulmamız hiç de kolay değil.. Gipo’nun  bizi etkilemesinde belirleyici olan  öncelikle  çevremiz, geldiğimiz ortam ve koşullar. Baskıcı bir  aile ve toplum yapısından geliyorsak, Gipo da bizi çok kolay avucunun içine alıyor. Onun düşüncelerini, görüşlerini kendi düşüncelerimiz gibi doğal bir biçimde içselleştiriyoruz.  Böylece kendi gizilgücümüzü keşfedemiyoruz, kendi hayallerimizi yaşayamıyoruz. Kısaca Gipo  ben’im ben olmamı  engelliyor. Ben de mizahtan da geniş çapta yararanarak Gipo’dan nasıl kurtulabiliriz sorunun üstüne  gittim bu kitapta.

2- Bu imge, dünya tarihinde devlet ve polis şiddetinin ayyuka çıktığı Nazi Almanya’ sının GESTAPO (Geheim Polizei), yani Gizli Polis olgusuna da gönderme yapıyor aynı zamanda. Sizce içimizdeki gizli polis bu derece tehlikeli olabilir mi?

Demokrasinin yerleşmemiş olduğu toplumlarda Gipo’nun  çok tehlikeli olabileceğini düşünüyorum.  İnsanlar Gipo’nun etkisine girdikleri anda bireysel özelliklerini yitirip olumsuz bir dönüşüm geçiriyorlar.  Bu bir gerçek. Modern edebiyatta bu konu çok ele alınmış. Sözgelimi Ionesco’nun ünlü oyunu “Gergedanlar”ını düşünün.  Gergedanlaşma bulaşıcı bir hastalık gibi etkiliyor insanları, insanlar  kendi ben’liklerini yitirip gergedanaşmaya başlıyorlar. Tıpkı Gipo’laşma gibi……

3- „Düş Hırsızlarına Karşı” kitabında yasaklarla, kurallarla, kuşatılmış, yaratıcılığa, düş kurmaya, sorgulamaya ve gelişime kapalı otoriter bir eğitim sistemini ve aydın yakınlarının desteğiyle bu sisteme başkaldıran ve hedeflerine ulaşan çocukları görüyoruz. Gipo, çocukların ailelerinde, çevrelerinde yani yaşamlarının her alanlarında karşılarına çıksa da ailelerle çatışma ön planda değil, onlara karşı doğrudan, yüksek sesle bir tepki, eleştiri ve başkaldırma hissedilmiyor kitapta. Çocuklar ve Gipo yanlısı aileler karşı karşıya getirilmiyor. Asıl hedef, kurum olarak okul. Neden özellikle eğitim sistemi?

Okul otoriter toplum sisteminin küçük bir modelini oluşturuyor. Otoriter ve baskıcı okul aracılığıyla bütün bir toplum sistemine eleştiri getirebilirsiniz.

Ben de özellikle gençler için yazdığım taşlama ağırlıklı kitaplarda bu motifi çok kullanıyorum.  Ben çocukken kendime kağıt bebeklerime alternatif bir okul yaratmıştım, gerçek yaşamda yaşamadığım her şeyi orada yaşıyordum.  Aslında okul benim daha çok küçük yaşta hayalimde canlandırdığım gibi  çocukların yaşamlarını renklendiren ve geliştiren harika bir yer olabilir, çocuklar gerçekten mutluluğu bulabilirler burada…Ama bunun için yaratıcığın yeşerebileceği  altyapısal bir temelin kurulması gerekiyor.

4-     Kitapta tabuların, yasakların, otoriter eğitimin yenilgisi ve düşlerin, yaratıcılığın, çocuk haklarının, demokrasinin zaferi söz konusu. Gerçek hayatta kazanılması hiç de kolay olmayan, ama hayalinin bile çok güzel olduğu bir zafer bu. Bu pozitif çıkarımdaki hedefiniz neydi?

Bu kitap fantastik bir kitap olduğu için ütopik bir mutlu sonla bitiyor. Çocuklar, içindeki çocuğu yaşatan yetişkinlerle birlikte yepyeni bir okul kuruyorlar.  Şimdi bu pek olmayacak bir şey gibi görünüyor ama aslında değil.  Çünkü çocuk büyük hepimizin içinde yapıcı ve yaratıcı bir gizilgüç var.  Aslında ben  kendi yaşamımızın sorumluluğunu büyük oranda  kendimizin taşıdığına inanıyorum, hayallerimizi gerçekleştirmek, yaşamımızı dilediğimiz gibi biçimlendirmek  bizim elimizde. Herkesin kendi olanakları çerçevesinde mutlaka yapabileceği şeyler vardır, ama bunu gerçekten istememiz ve yürekten inanmamız önemli. Bir de tabii ki dayanışma önemli.Kendi yaşamımızda kendi olanaklarımız çerçevesinde bazı değişikleri yapmamız, kendi düşlerimizi gerçekleştirmemiz her zaman olası. Ama sistem değişikliği gibi büyük değişiklikler ancak dayanışma ve örgütlenmeyle yapılabilir.  Pozitif  düşlerin bir araya gelerek  büyük bir dönüşüm yaratabilecek güçte  bir enerjiye dönüşmesinden sözediyorum.

5-     Sizce „Düş Hırsızlarına Karşı“ kitabınızı daha önce yazdığınız Gergedan Oyunu, Konuşan Çınar, Şimdiki Çocuklar Hala Harika gibi çocuk kitaplarından ayıran en belirgin özelliği ne?

Fantastik olması. Diğer kitaplar çok gerçekçi.  Ama bu gerçeklerden kopuk bir fantezi değil. Fantezi aracığıyla gene gerçeklerle bir hesaplaşma söz konusu…Tıpkı Michael Ende’nin çok sevdiğim kitabı”Momo”su gibi.  Seksenli yıllarda Almanya’da çok satar listelerine girerek  bir kült kitabı olan ve çocukların da  büyüklerin de elinden düşmeyen bu kitapla Ende tüketim toplumuna, tüketim toplumu insanlarının kendilerine ve birbirlerine yabancılaşmalarına yoğun bir eleştiri getiriyordu.  Ben de  “Düş Hırsızları”ile kendi toplumumuzdaki otoriter yapılanmaya  bir eleştiri getiriyorum. Çünkü bunun altında hepimiz çok eziliyoruz, özellikle de çocuklar.  Ama tabii ki  düş gücünün işin içine girmesi daha çok olanak sağlıyor yazara. Dikkat ederseniz benim kitaplarımın hiç biri olumsuz bitmez ama her zaman bir açık son vardır..Oysa bu kitapta hayaller sonunda gerçekleştiği için tam bir mutlu son söz konusu…

6- Geleneksel ve otoriter toplumlarda herkes farkında ya da değil, toplum, gelenekler, kurumlar tarafından denetleniyor ve farkında olarak ya da olmayarak bu denetleme mekanizmasının bir parçası olabiliyor. Siz birey olarak içinizdeki polisi nasıl kontrol altına aldınız? Dönem dönem ona yenildiğiniz oldu mu, oluyor mu?

Kafka’nın “Dava” romanında anlattığı bir öyküsü vardır. Adam mahkemeden içeri girmek ister. Ama kapının önündeki bekçi onu engellediği gibi bir de göz dağı verir,  içerde daha büyük engellerle karşılaşacağını, boşuna uğraşmamasını söyler ona. Adam  da bekçinin bu söylediklerine hemen kanıverir. Bütün yaşamını mahkemenin kapısı önünde geçirerek boşuna harcar.  Ancak ölürken  bu mahkemenin kendisi için olduğunu ve bekçinin kendisini kandırmış olduğunun    bilincine varır.  Ama artık çok geçtir. İşte görüyor musunuz, şu Gipo’yu Kafka ne güzel anlatıyor? Hepimizin Gipo’su vardır, benim de var,  yapamadıklarım, engellerim, korkularım… Ama işte şu Gipo bizim içimizde, onu yaratan da üreten de  biz’leriz…Bunun ayırdında olursak, ondan kurtulma yolları da yavaş yavaş açılacaktır. Ama kurtulmayı isteyip istememiz de önemli, belki de iyi kötü bir denge kurmuşuzdur kendimize, bunun değişmesini istemeyiz. Değişme isteği  engeller karşımıza çıktığı zaman oluşuyor, yani bazı şeyler bizi çok rahatsız ediyorsa, değiştirmek istiyoruz.  Ben bunu bir tür iç yolculuk olarak yaşıyorum, beni engelleyen güçler neler, onlardan yavaş yavaş nasıl kurtulabilirim?  Bu iç yolculuk  mantıksal düzlemde açıklanacak bir şey değil, insanın kendi iç sesine kulak vermesiyle başlıyor.  İçinizdeki polisi nasıl kontol altına aldınız diye soruyorsunuz, bence böyle bir kontrol da söz konusu olamaz, onun kendiliğinden  bir sabun köpüğü gibi  sönüp gitmesi gerekiyor. Yani bu bir güç savaşımı değil…  Kafka’nın öyküsüne dönecek olursak, adam bekçiye neden hemen kanıyor, neden bu kadar korkak, neden mahkemeden içeri girmiyor, neden riske giremiyor?   İşte bu sorular önemli.  Bence herkesin kendisine sorması gereken sorular bunlar…Ne tuhaf konuşmamız iyice felsefi bir biçimde gelişti,  çünkü sizin bu kitapla ilişkin sorularınız  yetişkin  okuyucunun sorularıydı. Oysa ben bu kitabı tabii ki öncelikle  çocuklar için yazmıştım.  Bakalım onlar nasıl alımlayacaklar? Bizim toplumumuzda çocuklar genellikle önemsenmiyorlar ya da küçümseniyorlar. Bu nedenle de çoğunlukla saçmasapan şeyler yazılıyor çocuklar için. Oysa  çocuklar, özellikle de günümüz çocukları cin gibi, bir bakıyorsunuz  yetişkin okuyucuyu  kat kat aşan sorular ve görüşler gelebiliyor…Ama

işte çocuklardaki bu gizilgücün gelişmesi büyük oranda Gipo’nun varlığını pek duyumsamadıkları özgür bir ortamda  yetişmelerine bağlı.

Evrensel Kültür, Temmuz 2010, sayı 223

Songül Karadağ

“Düş Hırsızları”, hayal kurma ve hayalleri gerçekleştirme  üzerine

Zehra İpşiroğlu’nun E yayınlarında kısa bir süre önce çıkan "Düş Hırsızlarına Karşı” kitabı okuyucuyu hem içimizdeki gizli polislere hem de çevremizdeki gölge insanlara karşı uyaran, onları teşhir eden eğlenceli bir gençlik romanı. Ancak bu eğlenceli roman yetişkinlere de kendi yaşamını ve değerlerini sorgulama fırsatı veriyor. Bu kitabı okuduktan sonra ben de ister istemez Gipo (Gizli Polis) ve Gi lerle ilk kez nerede karşılaştığımı  düşünmeye başladım. Derken beni irkilten bir sonuç çıktı  ortaya. Cünkü ben en azından annemin Gipo’suyla dünyaya geldiğim gün karşılaştığımı  farkettim. Annem evde doğurmuş beni. Ebelik görevini üstlenen tecrübeli bir komsu kadın beni görünce alt dudağını  ısırıp kafasını sallamış. Annem o an kendisine söylenmese de kız olduğumu anlamış ve başlamış ağlamaya. Dünyaya getirdiği dördüncü çocuk, o da kız ve hiç oğlu yok diye. Buradan da yola çıkarak  Zehra İpşiroğlu’yla söyleşimizi geliştirmek istiyorum. 


1. Kitabınızı benim için imzalarken, "Düş hırsızlarına karşı hep birlikte mutlu ve renkli bir dünya için" demişsiniz. Kitabın en arka sayfasında ise "Düş kurmayı, düşünmeyi ve gülmeyi seven bütün "aykırı" çocuklar ve büyükler için fantastik bir çocuk romanı..." diye not düşülmüş. Bu kitap fantastik de olsa aslında gerçekte düş hırsızları var değil mi? Yani  sizin Gipo diye adlandırdığınız şu içimizdeki gizli polis fanteziden fırlamış bir hayal ürünü değil, düşlerimizi çalıp durmakta hala.Bence  Gipo bizim en büyük düşmanımız.  Durmadan kurallar, sınırlar, yasaklar koyup başımızda boza pişiriyor. Başlıca  silahı da gözdağı verme, tehdit etme ve korkutma…”Bak şunu şunu yaparsan şu şu olur” söylemi…Çocukken anne ve babamızdan, öğretmenimizden duyduğumuz bu söylemi zaman içinde öylesine  içselleştiriyoruz ki, Gipo’nun konutları doğrultusunda bir duruşu doğal olarak benimsiyoruz. Sadece  şu baskıcı okul sistemi bile Gipo’yu anlatmak için yeter de artar bile.  Çocuklar tam anlamıyla yarış atına çevriliyor, liseyi bitirdikleri zaman da bir çoğunun içi öylesine tükenmiş oluyor ki, hiçbir şeyden tat alamaz oluyor. Gipo   içimizdeki yapıcı ve yaratıcı gizilgücü körelten  engelleyici bir güç gerçekten. Oysa  insanların düşlerini gerçekleştirebildikleri, kendi ben’liklerini, kişiliklerini, içlerindeki gizilgücü keşfedebildikleri Gipo’suz bir yaşam çok farklı olabilirdi. Şöyle düşünün bir, hayal ettiğimiz ama korkularımızdan dolayı gerçekleştiremediğimiz ne kadar çok düşümüz vardır? İyi de bu korkuları yaratan hangi güçler? Ve bu güçlerin ardında hangi amaçlar ve ideolojiler yatıyor?  Sanırım bu kitap yetişkin okuyucuyu bütün bu sorunlar üzerinde düşündürmeye yönlendiriyor. Çocuk okuyucu ise kendi yaşamından çok şey bulacaktır bu kitapta, çünkü Gipo her ne kadar  biraz korkutucu biraz komik bir fantastik bir figür olsa da, kitapta gündeme getirilen sorunlar yaşamın içinden alınmış. Günümüz çocuklarının yaşadıklarını anlatıyor.

 

2. Bu kitabı okurken en çok dikkatimi çeken, toplumsallaşma adına bireyin inisiyatifini yok eden her türlü gerici, baskıcı, geleneksel değerleri ve önyargıları Gipo tiplemesinde ustaca islemiş olmanızdı. Yani bu Gipo sadece okulda çocukların karşısına çıkmakla kalmıyor, tutsak ettiği, hatta kendine benzettiği karakterlerle de kendini ele veriyor.  Çocukların Kamela  takma adıyla dalga geçtikleri öğretmenleri Karın ağrısı Melahat’ın  içine girip, misafir gelecek diye onu yiyip bitirmesi gibi. Yetişkinler Gipo’yu göremiyor, çocuklarsa dikkatle baktıklarında farkına varıyorlar.  Sizce çocukların tutucu, baskıcı değerlere karşı duyarlığı yetişkinlere kıyasla daha fazla olabilir mi?

 

Kuşkusuz bu da çocuktan çocuğa değişen bir olgu ama ben onların yetişkinlere oranla daha duyarlı olduklarını düşünüyorum. Çünkü sosyalleşme sürecini daha tamamlamamışlar.

Yaramazlık, muziplik, kısaca başkaldıran bir gizilgüç, öte yandan gözlemcilik ve sorgulama yetisi  mutlaka her çocuğun içinde vardır. Önemli olan bunun doğru bir biçimde kanalize edilmesi ve çocuğun  şiddetin ya da aşırı korumacılığın olmadığı  baskısız bir ortamda yetişmesi ve kendi yolunu bulabilmesi. Hiç unutmadığım bir örnek vermek istiyorum, bundan epey bir süre önce Cumbabaya mektuplar diye çocuklar arasında bir yarışma yapmıştı. İkinci sınıftan  bir çocuk “polis ağbeylerimize sesleniyorum, lütfen bizleri koruyun, öğrenci ablalarımızı ve ağbeyilerimizi dövmeyin” diye yazıyordu, aynı yaşta başka bir çocuk amcası asker olduğu için onun başına bir şey gelmesinden çok korktuğunu söyleyerek Güneydoğu’daki savaşa olan tepkisi çok doğal bir biçimde dile getiriyordu. Gene aynı yarışmada aynı yaşta bir çocuk kurban bayramına olan tepkisini dile getirerek hayvanları kesme yerine yoksullara yardım yapılıp yapılamayacağını Cumhurbaşkanı dedesine soruyordu. Polisin otoritesini kötüye kullanılmasının eleştirildiği, Güneydoğu olaylarına tepkinin dile getirildiği ve geleneklerin sorgulandığı bu üç örnek de çocuğun sorgulayıcı  bakışını çok çarpıcı bir biçimde gündeme getirmiyor mu? Yani çocuk doğal bir biçimde soru soruyor ve tepki gösteriyor. Ama bizler onun bu doğal tepkisini  köreltiyoruz. Polisin “kötü”çocukları coplamasını, Güneydoğuda insanların öldürülmesini, Kurban Bayramı’nda hayvanların sokaklarda  inanılmaz bir ilkellikle katledilmesini değişmez bir yasaymış gibi öylesine doğal bir biçimde  kabul ediyoruz ve içselleştiriyoruz ki, sorgulamak bir an bile aklımıza gelmiyor. Çünkü biz  yetişkinler Gipo’yu çok seviyoruz. Bütün sorun bu işte. Gipo her işe burnunu soktuğu sürece çocuğun düşlerini yeşertebilmesi, bağımsız ve özgür bir kişilik kazanması olanaksız gibi.Bunun sonucunda otorite karşısında hemen sinen, pısırık ve korkak, öte yandan  eline fırsat geçtiği anda karşısındakini ezen baskıcı otoriter insanlar yetiştiriyoruz. Benim sadece bu kitabımda değil, “Gergedan Oyunu”, “Konuşan Çınar” ve “Şimdiki Çocuklar Hala Harika”, “Pinokyo Kral Übü’nün Ülkesi’nde de da da  buna bir başkaldırı var, aradaki tek fark bu kitapta bunun adını  “Gipo” olarak açıkca koymam.

3. Kitabınızı genel olarak eğlenceli bir serüven romanı tadıyla okudum. Ortada insanları mutsuz eden bir Gipo var. Bazıları bunun farkına varıyor ve ona karşı mücadele etmeye başlıyor, bazılarıysa bunun farkında olmamakla birlikte, onun savunuculuğunu yaparak  Gipolaşıyor. Bu durum hemen hemen tüm çocuk ve gençlik kitaplarında yer alan bir olguyu ortaya çıkarıyor sanki. Ak ve kara. Gipo karakterinin bu kadar kara işlenmiş olması bende nedense toplumsal baskının yeterince anlaşılamayabileceği kaygısını yarattı. Çünkü  bazı yaşam biçimlerinde ağzı kokmayan, ortalığa küf kokusu yaymayan, ama yeşil zehiriyle bireyi yavaş yavaş yok eden Gipolar da olabilir diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

Ama bu kitap bir taşlama. Taşlamada ister istemez bir ak/ kara karşıtlığı var. Çünkü yazarın bakışı taraflı, başka türlü olamaz ki!  Benim de çocuk haklarını sonuna kadar savunan ve bundan hiç ödün vermek istemeyen bir bakışım var. Bunun klasik çocuk kitaplarındaki ak/ kara karşıtlığıyla hiç ilgisi yok bence. Çünkü klasik kitaplardaki ak / kara karşıtlığında yazar genellikle  hep tepeden bakan bir bakışla bir şeyler öğretmek ister okuyucusuna. Benimse hiç öyle bir derdim yok. İstediğim sadece çocukların gerçeğini  dile getirmek. Ama tabii içimde bir isyan var. Gipo’ya, Gipo’lara karşı, bu da bir gerçek…Ben aslında çok baskılı bir ortamda yetişmedim, bu açıdan da şanslı sayılırım. Ama gene de benim de beni hala engelleyen bir Gipom var, bu yaşa geldim hala onunla zaman zaman karşılaşıyorum. O olmasaydı yaşamımda çok şey daha rahat ve kolay olabilirdi. Belki bugün yaşadığım bazı sorunların da daha kolay üstesinden gelmiş olabilirdim. Ama Gipo’nun ayırdında olmam, benim tekdüze ve rutin bir kişiliğe, yani  Kamela gibi  gri renkli bir insana, kitaptaki tanımıyla bir Gi’ye dönüşmemi de engelliyor, bundan dolayı da mutluyum..Yeşil zehirle acaba  açıkca fark edilmeyen ama sinsice insana bulaşan bir mikroptan mı söz ediyorsunuz ?  Bence yeşil zehir de Gipo’nun ürettiği  iğrenç bir madde olmalı…Sonuçta Gipo soyut bir olgu, herkes onu kendi yaşam deneyimine göre farklı biçimlerde yorumlayabilir tabii. Ayrıca Gipo yaşadığımız ortam ve koşullara göre farklı biçimler de alacaktır. Ben otoriter toplumdaki Gipo’lardan söz ettim. Bir de modern  tüketim toplumunun yarattığı Gipo’lar var ki, onların kokuları, renkleri bambaşka….

 

4. Gipo´ya karsı mücadele için düş kurma motifi var kitabınızda. Bir akşam bir sanatçı olarak içindeki çocuğu yaşatan Memo´nun evinde toplanılıyor ve herkes bir düşünü yazıp getiriyor. Bu düşlere bakıldığında her birinin eleştirel bir düşünceden yola çıkılarak hazırlandığı görülüyor. Herkesin mutlu olduğu, derslerin eğlenceli islendiği bir okul düşü mesela; arka planda, o sırada var olan okul düzenine bir eleştiri taşıyor. Bundan ben şunu anlıyorum; düş hırsızlarına karsı mücadele edebilmek için, en basta eleştiri yeteneği kazanabilmek ve bunu doğru biçimde ifade edebilmek gerekiyor değil mi?

 

Çocuklar düşlerini doğal bir biçimde dile getiriyorlar, sorgulamak, eleştirmek için değil. Sadece hayal kuruyorlar. Bu eğlenceli bir oyun aslında. Siz de çocukluğunuzu düşünün bir, hayal kurmaz mıydınız hiç? Ne tür hayaller kurardınız, neden, bir düşünseniz kimbilir neler çıkartırsınız.Biz yetişkinler çocukların hayallerini, eğer bu hayallerin gerçekçi bir  yanı varsa yani olası bir gerçeği dile getiriyorlarsa eleştiri olarak tanımlıyoruz, çünkü  onların hayalleri, yani yaşamak istedikleri şu an yaşadıklarının tam tersi.  Düşünüyorum da belki  de eleştiri de hayal kurmayla başlıyor. Bir şey sizi çok mutsuz ettiğinde, siz de o mutsuzluğu aştığınızı hayal etmeye başlıyorsunuz, güzel şeyler getiriyorsunuz gözünüzün önüne, bunların gerçekleştiğini düşünüyorsunuz…Ben hayal kurabilmenin, bir sorunu aşabilmenin  ilk adımı olduğunu düşünüyorum…Ama bununla gerçekleşebilecek hayallerden söz ediyorum elbette.  Bir sorunu sorun olarak yaşamaya başladığınız anda, çözüm de üretmeye başlıyorsunuz, en azından hayalinizde…Hayal kurma yetimiz köreldiği anda hiç fark etmeden çok şeyleri, örneğin umudumuzu, yaşam coşkumuzu ve sevincimizi yitirmeye başlıyoruz. Bu kitaptaki Gi’leri düşünün,  rutin bir yaşamın içinde hayal kurma yetilerini çoktan yitirmiş olan gri insanları,  sözgelimi Kamela ve meslektaşları, öylesine mutsuzlar ki! Ama sonuçta bu mutsuzluğu yaratan gene kendileri değil mi?      

 

5. Kitapta islenen düş olgusunun yanı sıra resim, kompozisyon, kitap, kitap dükkanı gibi olgular da var. Bu hem sorgulayan araştıran bir yaşam biçimine hem de yaratıcı çalışmaya gönderimde bulunuyor. Ancak bunlar hem kurumsal hem de yapısal bir baskı altında. Nitekim  romanın yetişkin kişilerinden  yazar Nil ve sanatçı Memo aykırı uçlar olarak görülüp toplum tarafından dışlanıyorlar. Durum böyleyken sizce aykırı olup da mutlu olmak mümkün mü?

 

Ama aykırılık kötü bir şey değil ki.  Hayal kurma ve sorgulama yetisi gelişmiş olan  bütün duyarlı insanlar ister istemez  aykırı sayılmıyor mu, yani ötekileştirilmiyor mu? Özellikle de otoriter ve baskıcı toplumlarda aydınların, yazar ve çizerlerin çoğunlukla muhalif konumunda olmalarının nedeni de bu değil mi?  Ama bizler  bugün yaşadıklarımızın bir tanrı yazgısı olmadığını biliyoruz. Çok şey değişebilir, zaten değişmiyor mu?  Bakın dün  sözünü bile edemediğimiz bir çok şeyleri bugün açık açık  gündeme getirebiliyoruz. Bir çok tabular yıkılmış bugün. Böylesine inişli çıkışlı bir sürecin içindeyiz.

Olaylar  mutlu bir sonla bitiyor “Düş Hırsızlar”ında.  Çünkü bu fantastik bir kitap. Hayal bu ya ben de bu kitabı  aykırıların  aykırı olmaktan çıktıkları mutlu bir sonla bitirmek istedim.

 

6. Sizce bu gün düş kurmayı unutmuş, Gipo´nun farkında olmayan yetişkinler, mesela öğretmen Kamela bile çocukken öyle ya da böyle Gipo ile karsı karşıya gelmiş olabilir mi? Çünkü bence eleştiri yeteneği olsun olmasın, aykırı ya da uysal her cocuk düş kurar, her çocuk toplumsal değerlere boyun eğmeden önce kendisidir. Eğer bu böyleyse, çocukluklarındaki Gipo´yu özellikle çocuk eğiten yetişkinlere hatırlatabilmek mümkün mü?

Bence şu Gipo’yu yalnız eğitimcilere değil, herkese hatırlatmak gerekir. Kamela da çocukken Gipo’yu görmüş olabilir tabii. Ama herhalde öyle bir ortamda yetişmiş ki, onu gördüğü anda da  onun  getirdiği kısıtlamalara ve yasaklara sessizcene boyun eğmeyi doğal karşılamış. Böyle olunca da bir süre sonra unutup gitmiş. Gipo’nun onu bir  Gi’ye dönüştürmesi hiç de güç olmamış. Bizim çocuklardan çok şey öğrenebileceğimize ben yürekten inanıyorum. Ama bunun için öğrenmeye ve almaya açık olmalıyız. Oysa genellikle tam tersi oluyor, yetişkinler  kafalarındaki klişeleri, yani kendi Gipo’larını çocuklara dayatmaktan başka bir şey yapmıyorlar, yani tam bir kısır döngü….



Burcu Ekin

GİPO’SUZ BİR YAŞAMIN İZİNDE

Zehra İpşiroğlu’yla son kitabı “Düş Hırsızlarına Karşı”(E yayınları)  ve son aylarda çıkan  diğer kitapları üzerine konuştuk. “Düş Hırsızlarına Karşı” hem çocuklar, hem de gençler için yazılmış felsefi bir fantastik kitap. “Yüzyıl Sonra Bertolt Brecht”(24 yayınları)  2007 de çıkan “Tiyatroda Kültürlerarası Etkileşim”den (Mitos boyut)  sonra yeni bir tiyatro kitabı.   Geçen yıl işci edebiyatı ödülü alan “Özgürlük Yolları” ise (Çınar Yayınları)  Kültür Bakanlığının desteği ile “Wege ins Freie” adı altında Almanya’da yeni  yayınlandı.

Son aylarda bizde  “Düş Hırsızlarına Karşı” ve “Yüzyıl Sonra Brecht’le  iki, Almanya’da da “Özgürlük Yolları”nın çevirisiyle “Wege ins Freie” adı altında bir kitabınız çıktı.  Sizin hem Almanya’da hem de Türkiye’de, yani farklı coğrafyalarda yaşadığınızı biliyoruz. Kitaplarınız da  çocuklar, gençler, tiyatrocular  başta olmak üzere çok farklı  okuyucu kesimlere sesleniyor. Bu farklılık, yani farklı yerlerde yaşama ve farklı okuyucu kesimlerine seslenme bir tür bölünmüşlük duygusu mu yaratıyor, yoksa tam tersine kendinizi zenginleşmiş, çoğalmış mı duyuyorsunuz?

Bölünmüşlük duygusunu yurt dışında yaşayan ama Türkiye ile de bağlantıyı koparmamış olan her yazar kendi açısından yaşıyordur diye düşünüyorum..Buna bir de edebiyat, çocuk ve gençlik edebiyatı, tiyatro gibi farklı alanlarda çalışmalar da eklenince işler daha da karışıyor.  Bu açıdan haklı olabilirsiniz.  Öte yandan farklı kültürlerin içinde olmak ve farklı kesimlere seslenebilmek belki de bir tür mobilite duygusu yaratıyor. Hiç bir yerde ya da her yerde evimde olma duygusu. Aslında bütünlüğü sağlayan yazma etkinliği, yaşama yazarak bakabilme.. Çeşitli odaları olan büyük bir ev gibi getiriyorum yazma  etkinliğini  gözümün önüne.  Bu odalar birbirinden öylesine farklı ki, kimi büyük, kimi küçük, kimi çok renkli, kiminde  gri renkler ağırlıkta...Ev kapalı bir ev değil, dışarıya açılan  kocaman camları olan büyük pencereleri var,  gün ışığı  her zaman sızıyor evin içine, hep aydınlık. Sokak kapısı da genellikle açık. İsteyen,  dilediği gibi girip geziyor...Şimdi size anlatırken düşünüyorum da, böyle çok hoş bir web sayfası hazırlanabilirdi. Evdeki küçüklü büyüklü odaların kapıları yok, rahatlıkla bir odadan ötekine geçebiliyorsunuz. Örneğin  çocukların gezdiği  renkli ve eğlenceli bir oda var. Orada  yetişkinler de rahatlıkla dolaşabiliyorlar. Yani sıkılmıyorlar, en azından yetişkin okuyuculardan aldığım tepkilerden çıkardığım sonuç bu. Olsa olsa  burayı her şeyin doğru düzgün yerli yerinde durduğu  çocuk odası beklentisine uygun bulmadıkları için kızıp “böyle çocuk odası da olur muymuş” diye söyleniyorlar. Tabii çocukların bu odada gördükleri ve yaşadıklarıyla yetişkinlerin gördükleri her zaman   bire bir örtüşmüyor.

Ben yetişkin okuyucu olarak sizin tiyatro kitaplarınızdan çok gençler için yazdıklarınızı biliyorum. “Düş Hırsızlarına Karşı” hem keyifle okunan gerilimli, hem de sizin diğer kitaplarınız “Şimdiki Çocuklar Hala Harika” ya da “Gergedan Oyunu” gibi çok düşündürücü bir kitap. Benim hoşuma giden fantastik bir kitap olmasıydı, sanırım  ilk kez bir fantastik kitap yazmayı denediniz, değil mi?

Fantastik ögeler diğer kitaplarımda da örneğin “Konuşan Çınar”da da var.  Ama bu kitabın bütünüyle fantastik bir kurgusu var,  Michael Ende’nin tüketim toplumunu sorguladığı çok sevdiğim kitabı”Momo”su gibi gerçeklerden kopmayan bir fantazi anlayışıyla yazılmış.. Bizim toplumumuz gibi baskılı ve otoriter bir toplumda çocuklar düşlerini nasıl gerçekleştirecekler?  Kendilerine nasıl  şu an yaşadıklarından daha güzel, daha anlamlı bir dünya yaratabilirler, geleceklerini nasıl biçimlendirecekler, bu sorunun üstüne gitmeye çalıştım bu kitapla.

Bu kitabın baş kahramanı Gipo üstünde konuşabilir miyiz?

Gipo, içimizdeki “gizli polis”, düşlerimizi gerçekleştirmemizi engelleyen çok çirkin bir yaratık. Baskı ve korkuları simgeliyor.

Büyük küçük hepimizin bir Gipo’su yok mu?

Tabii.  Aslında bu doğal da. İçimizde nasıl yapıcı güçler varsa, bizi engelleyen yıkıcı güçler de var. Gipo her zaman, her yerde,  soluduğumuz havada bile var, ama yaşadığımız ortam ve koşullara göre farklı biçimlerde ortaya çıkıyor.  Şu bir gerçek ki bizim toplumumuz gibi otoriter ve baskılı toplumlar  Gipo’ları çok güzel besliyor. Önemli olan bizim içimizdeki gizli polisin, yani Gipo’nun  ayırdında olmamız,  yoksa ruhumuz bile duymadan   düşlerimizi alıp götürüyor, çünkü Gipo  bence tam bir düş hırsızı...Ben’im ben olmamı engelleyen her şey o. Gipo’yu yaratan  aileden, çevreden, toplumdan, geleneklerden gelen baskılar...Ama bence çocukların ve içindeki çocuğu yitirmemiş olan büyüklerin içinde öylesine yoğun bir gizilgüç var ki,  bu güç kullanıldığı anda  Gipo sabun köpüğü gibi sönüp yitebilir. Bu bizim elimizde. Böyle bir umudu dile getiriyorum bu kitapta.  Sonuçta bu bir fantazi, gerçek yaşamda genellikle  korkular, kaygılar, yetersizlik duygusu bu gizilgücün ortaya çıkmasını ve yeşermesini engelliyor.  Çoğu kez saçmasapan şeylerle kendimizi oyalıyor, düşlerimizi gerçekleştiremiyoruz. Sonuçta önemli olan nasıl yaşadığımız. Şöyle bir çevrenize bakın, ne çok mutsuz insan var ortalıkta...Boşa harcanan ne çok enerji var, öyle değil mi?  Çocuklar da öyle, ne yapmak istediğini, enerjisini nereye taşıyacağını bilemeyen, yaşamdan keyif alamayan ya da şiddet sarmalının içine düşen mutsuz çocuklar ne kadar çok!  Şaşılacak bir şey yok bunda, çünkü onların çocukluklarını yaşamaya izin vermeyen, onları kendi kaygı ve korkularımız ve hırslarımızla yarış atına çeviren bizleriz. Aslında en büyük engeli biz kendimiz yaratıyor, bindiğimiz dalı kendimiz kesiyoruz.  Ama bu kitapta çocuklar ve içindeki çocuğu yaşatabilen yetişkinler Gipo’ya rağmen düşlerini birleştirerek yepyeni bir dünya yaratmayı başarabiliyorlar. Tabii düşlerin gerçekleşmesi deyince örneğin kuş gibi uçmak gibi  uçuk düşleri değil, gerçekleşebilecek düşleri kastediyorum.

Dikkatimi çeken kitabın gençler için yazdığınız diğer kitaplarınızda olduğu gibi taşlama bir özelliği olması..”Düş Hırsızlarına” karşı  da neredeyse kara güldürüye yaklaşan öyle sahneler var ki Roal Dahl’ın kitaplarını anımsadım. Ama eleştirinin pek rağbette olmadığı bir dönemde yaşadığımız için bu karşı çıkan güldürü anlayışının bir çok kimseyi kızdırabileceğini düşünüyorum. Kitaplarınızın sizce kışkırtıcı bir yanı olduğu söylenebilir mi?

Medyanın etkisiyle suya sabuna dokunmayan bir güldürü anlayışının geçerli olduğu bir dönemde, sorgulayıcı bir güldürü belki de okuyucuyu tedirgin edebilir. Ama  hangi okuyucuyu? Çocuklar, genellikle de zeki ve uyanık olanları  benim kitaplarımdan  çok hoşlanıyorlar, çünkü kendi yaşamlarından öyle çok şey buluyorlar ki! Bunu okullara okuma günlerine çağırıldığımda  onlardan  gelen tepkilerden farkediyorum.  Yetişkinlerde durum biraz daha farklı. Ucu kendilerine, çocuklarla ilişkilerine dokunduğundan doğal olarak tedirgin olabiliyorlar. Taşlama türü kitaplardan herkes hoşlanmaz, bu bir gerçek. Çünkü gülebilmek için yazarın bakış açısıyla okuyucunun bakış açısının bir  noktada buluşması gerekiyor. Öyle değil mi?

Bugünlerde Brecht kitabını da yazdınız. Brecht’in güldürü anlayışının da etkisi var mı bu yazdıklarınızda?

Brecht’in yaşadıklarımızı doğal kabul etmeyen yabancılaştıran ve sorgulayan bakışının etkisi yüzde yüz var. Ama Brecht marksist dünya görüşünün ışığında ezen ezilen ilişkisini irdeleyen bir sınıf çatışması modeli çiziyor. Benim yaklaşımım sanırım daha bireysel.Öte yandan tiyatroyla yoğurulmuş olmamın da etkisi  vardır sanırım yazdıklarımda. Ben yazmayı biraz da bir tiyatro oyununu sahnelemeye de  benzetiyorum. Belli kişiler, olaylar, çatışmalar yaratıyorsunuz, diyaloglarla dramatik bir gerilim oluşuyor, tam bir tiyatro oyunu gibi.....

“Düş Hırsızlarına Karşı” düşler üzerine bir kitap. Siz yaşamda geriye baktığınızda düşlerinizi gerçekleştirdiğinizi düşünüyor musunuz?

Büyük oranda evet. Ama gerçekleştiremediklerim de var. Henüz yeterince olgunlaşmadıklarından. Her düşün bir olgunlaşma zamanı vadır,  ama bu süreç içinde büyümeleri ve gelişebilmeleri için onları iyice sulamak ve yeşertmek  gerekiyor. Bir kenara atar, unutur  ya da yeterince özen göstermezseniz

solup giderler. Şöyle bir durup geriye bakın, gerçekleştiremediğimiz ne kadar çok düşümüz vardır.

Sonra da suçu hep dışarda buluruz, “ben şunu şunu yapmak istiyordum  ama koşullar izin vermedi” sözünü ne kadar çok duymuşuzdur. Oysa her şey değilse bile, çok şey bizim elimizde. Bence bunun da bilincinde olmamız, kendi yaşamımızın sorumluluğunu taşımayı öğrenmemiz gerekiyor.

Benim  çocukluğumdan beri en büyük düşüm yaşamı yazarak alımlayamaktı. Çocukluğumda ve gençliğimde bir oyun, bir eğlence ya da  belki de bir hesaplaşmaydı yazma benim için. Bugün

yazdığım zaman bazı şeyleri daha iyi anladığımı, bağlantıları daha iyi kurabildiğimi, görünen ardındaki olguları daha iyi çıkartabildiğimi ve sorgulayabildiğimi, kısaca  kendime yazarak bir yaşam alanı yarattığımı  düşünüyorum. Bunu gerçekleştirebildiğim için de  çok mutluyum. Bu bağlamda da  geleceğe yönelik bir sürü yeni projem de var.. Konuşmamızın başında  yazma eylemini açıklayabilmek için ev imgesini kullanmıştım.  Bir düşüm de evimde daha çok konukları ağarlayabilmem. En çok tiyatrocular kapımı çalıyorlar ve tabii ki gençler....Hepsini çok seviyorum ama  evimin çocuklarla da dolup taşmasını  çok isterdim.Ama şu var ki çocuklar yalnız başlarına gelmiyorlar ki, annelerini, babalarını, öğretmenlerini de takıyorlar peşlerine..  Bu tabii kötü bir şey değil, çünkü çocuk kitapları, özellikle de iyi olanları elbette yetişkinlere de sesleniyor.Ama işte şu var ki  benim evimden Gipo’lar hiç hoşlanmıyorlar, oysa yetişkinlerin çoğu Gipolarla içli dışlı. Temel sorun da bu işte..Gipo olmasa daha fazla çocuk okuycuya ulaşabilirdim, bundan eminim.

Ama sizin kitaplarınızın özelliğinin uzun satar kitaplar olduğunu düşünüyorum. “Düş Hırsızlarına Karşı” yarının çocuklarına da çok şey söyleyebilecek bir kitap, öyle değil mi?

Söylememesini tercih ederdim. Gipo sorunu  toplumumuzda azalsa ya da olmasa, bu kitap da  taşlama türü bütün kitaplar gibi  güncelliğini ve  ilginçliğini yitirecektir. Ama baskılar olduğu sürece bu kitabın da okuyucusunu bulabileceğini düşünüyorum tabii. Keşke baskılar olmasa da, bu kitapta unutulup gitse.

Almanya’daki göçmen işci çocuklarının sorunlarını gündeme getirdiğiniz “Özgürlük Yolları” kitabınızın Almancası yeni yayınlandı. “Düş Hırsızlarına Karşı”nıun da  Almancaya çevrilmesi sözkonusu olabilir mi sizce?

Bence hayır, çünkü Almanya gibi bir tüketim toplumunda yaşayan Gipo’lar  bizim Gipolarımızdan çok daha farklı. Bu kitabı  Almanya’daki koşulları göz önüne alarak yazsaydım,

bambaşka bir Gipo çıkardı ortaya. Böylece  olaylar da başka bir akış içinde gelişirdi. Ama demokrasinin yerleşmemiş olduğu tüm toplumlarda, sözgelimi  İran gibi bir ülkede okuyucusunu kolaylıkla  bulabilecek bir kitap bu...

Son olarak Almanya’da çıkan “Özgürlük Yolları”na  ilişkin bir sorum olacak. Türkiye’de bu kitabın çok beğenildiğini ve ödül aldığını biliyoruz. Almanya’da nasıl bir tepki oldu?

Okullarda, şimdi de bir sergi kapsamında çeşitli okumalar ve tanıtım programları yapılmaya başlandı. Gençler çok ilgili. Bu çok sevindirici bir şey.  Ama basın, belki kitabın yeterince duyurusu yapılamadığından,  sessiz kaldı. Türkiye ile ilgili tuhaf bir şey var Almanya’da, insanları kurban gibi gösteren kitaplar, örneğin namus cinayetleri vb. sorunları ele alan kitaplar çok tutuyor. Ama benim kitabımda öykülerini anlattığım gençlerin hiç biri kurban değil, kendi güçleri ve emekleriyle binbir engeli aşıp bir yerlere varabilmişler. Anlatılanlar aslında umut öyküleri..Bu tür öykülerin de Alman okuyucusunu çok ilgilendirdiğini düşünmüyorum. Ama şu da bir gerçek ki benim okuyucularım daha çok Almanya’daki yabancı düşmanlığı ve bizdeki ataerkil yapılanmanın içinde bocalayan gençler. Onların bu kitabı seveceklerinden eminim.

Ama kitaplarımda sanırım ortak bir arayış var..Bunu  öyle tek sözcükle tanımlamak çok kolay değil. Şöyle söyleyebilirim belki: Her insanın yaşamda aradığı bir şeyler yok mudur, benim ki de özünü yapıcılıkta bulan bir tür mutluluk arayışı diyebilirim belki. İyi de yapıcılık nedir? mutluluk nedir? Bunlar sonuçta bireyden bireye değişen soyut kavramlar değil mi? Yapıcılık bana göre gene genelleştirerek söyleyecek olursam,  yıkıcılığın, yani şiddetin, savaşın, insanların birbirlerini kıyasına hırpaladıkları hırs  ve rekabetin  olmadığı bir dünya...

Son yıllarda çıkan kitaplarınızdan birinin adı da “Yapıcılığın Gücü, Türkan Saylan’la Söyleşiler”

de tam bu konuyu ele almıyor musunuz?

Tam üstüne bastınız. Türkan Saylan sınırsız yapıcılığı ve vericiliğiyle örnek bir insandı. Herkes onun gibi olamaz ama bana göre hepimizin içinde bu yapıcı gizilgüç var.  Ama korkular, kaygılar, yetersizlik duygusu bu gizilgücün ortaya çıkmasını ve yeşermesini engelliyor.  Çoğu kez saçmasapan şeylerle kendimizi oyalıyor, düşlerimizi gerçekleştiremiyoruz. Sonuçta önemli olan nasıl yaşadığımız. Şöyle bir çevrenize bakın, ne kadar çok mutsuz insan var ortalıkta...Boşa harcanan ne kadar çok enerji var....

Son kitabınız “Düş Hırsızlarına Karşı”da da  bu konuyu ele alıyorsunuz. Düş Hırsızları kimler sizce, bizim düşlerimizi kimler çalıyor?


Versiyon 22.03.2011 saat onda 18:10:11