Zehra İpşiroğlu ☆ TÜRKÇEDeneme ve eleştiri kitaplarıDüşünme Korkusu

Düşünme Korkusu

Zehra Ipsiroglu ile "Düsünme Korku

 

Düsünme ögretilebilir mi? Zehra Ipsiroglu'nun ''Düsünme Korkusu'' kitabi özgür düsünemeyen, sorunlara elestirel bakamayan bir gençlige okuma ile ilgili bir deney araciligiyla isik tutuyor. Kitabin ''Düsünmeyi Ögrenme ve Ögretme'' basliginda çikan ilk baskisi büyük bir ilgi uyandirmisti. Papirüs Yayinlari'nda çikan ''Düsünme Korkusu'' kitabin genisletilmis yeni baskisi. Bu kitapla ilgili olarak yazarla yaptigimiz bir rsöylesiyi sunuyoruz.

OKTAY ŞİMŞEK - Bu kitabin temelini bir okuma deneyi olusturuyor. Seksenli yillarin sonlarina dogru ilk kez yapilan bir deneyde çarpici oldugu kadar olumsuz bir sonuç ortaya çikiyor. Bu deney nasil algilandi, tepkiler gelmedi mi? -

ZEHRA İPŞİROĞLU Gelmez olur mu, özellikle de üniversitedeki meslektaslarimdan. Belki elestiriye ve özelestiriye hiç gelemedigimizden, belki de bastirilmis bir suçluluk duygusundan, ögretim sistemimizde bir seylerin ters gittigini kabul etmek istemedigimizden, sorunlari bastirma ya da yok sayma egilimimizden. Ama bütün bunlar çok gerilerde kaldi. Ancak olumlu tepkiler de geldi, hem de kitabin her yeni baskisinda azicik daha artarak. Birçok ögretim üyesi ve ögretmen kendi ögrencileriyle ayni deneyi yapti ve ne yazik ki benzer sonuçlar elde etti. Aslinda buna benzer bir olayi Aziz Nesin'in ''Nötron Bombasi'' adli yaziya gelen tepkilerde de gözlemleyebiliyoruz. Bu yazidaki alaylama, daha dogrusu kara gülmece birçok okuyucu tarafindan anlasilmamis, Aziz Nesin nötron bombasini savunuyor gibi yanlis bir anlamaya yol açmisti. - Yanlis okumanin temel nedeni düsünmeyi bütünüyle gözardi eden ezberci ögretim mi? - Büyük ölçüde evet. Aslinda bundan dört bes yil önce ayni deneyi Alman ögrecilerle de yaptik. Eichstaett Üniversitesi Iletisim Fakültesi ögrenciler, Köln Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyat ögrencileri ve Hamburg Lisesi son sinif ögrencilerinden olusan karma gruplar bu deneye katildilar. Alman ögrencilerinden çok küçük bir kesim, yaklasik yüzde üç, metindeki alaylamayi hiç anlamamisti, bu nedenle de böylesine sovence bir yazi yazmis olan yazara ates püskürüyordu. Bir bölümü, yaklasik yarisi metindeki ince alaylamayi anlamisti ve bunu somut örneklerle gösterebiliyordu. Ancak büyük çogunluk Türkiye'deki kosullari bilmedigini, metnin alaylama olup olmadigini tam anlayamadiklarini yazmislar ve metni farkli okumalara olanak taniyan açik yapili bir metin gibi yorumlamislardir. Her sekilde çogunluk metni, gerçegi dile getirme iddiasinda olan kullanmalik bir metin gibi degil de yazinsal bir metin olarak ele almislar ve metni sorgulayarak metindeki yadirgatici, sasirtici ögeleri çözümleme yoluna gitmislerdi. Bu da farkli bir egitim sisteminden gelen bu ögrencilerin okuma ve okudugunun üzerinde düsünme gibi bir birikimlerini oldugunu gösteriyordu. Ayni deneyi en son geçen yil Essen Üniversitesi Türkçe Ögretmenligi Bölümünde, bu kez Almanya'da yasayan Türk kökenli üçüncü kusak ögrencilerle de yaptim. Metindeki alaylamayi anlayanlarin sayisi yüzde altmisi geçiyordu. Ilginç olan bu kesim ögrencilerin okuma aliskanligini pek olmamasi. Öyle oldugu halde çogunlugun metni anlayabilmesi, düsünme yetilerinin bizimkilere oranla daha çok gelismis oldugunu gösteriyor. Bu da orada gördükleri egitimle ilgili olmali. - Yapilan deneyin olumsuz sonuçlanmasinda az okuyan bir toplum olmamizin da bir payi yok mu? - Bir dönem ekonomik açidan çok güç kosullarda hukuk, tip, felsefe vb. çesitli dallarda okuyan yüksek ögretim ögrencilerine, okumaya özendirme amaciyla kitap bursu veriyorduk. Ilgili ögrenciler bir yil içinde almak istedikleri sosyal içerikli ya da yazinsal kitaplari anlasma yaptigimiz Robinson Kitapevi'nden temin edebiliyorlardi. Sonra her ay ögrencilerle bulusup okuduklari kitaplar üzerinde tartisiyorduk. Her ay ayrintili olarak bir kitap tanitiliyordu. Amaç gençlerin okuduklari kitaplari paylasarak, birbirleriyle yapici bir düsünce alisverisine girmeleriydi. Zamanla ilgili ögrencilerin öncülügünde bir kitap kulübünün olusabilecegini düsünüyor, yazarlarla söylesiler düzenlemeyi tasarliyorduk. Ilk yillarda birkaç ilgili ögrencinin sayesinde bu burs isi diledigimiz gibi yürüdüyse de, ne yazik ki zamanla gelisecegine aksamaya basladi. Çünkü kitapla uzak yakin ilgisi olmayanlar da gelmeye basladilar, nedenini bilemiyorum. Hiç unutmuyorum, Türkolojide okuyan ve bu bursa her nedense basvuran bir ögrenciye hangi çagdas Türk yazarlarini tanidigini sordugumda, inanir misiniz hiç bir ad veremedi. Yasar Kemal, Aziz Nesin hiçbirini adini bile duymamisti. Okumaya özendirme projesini dört bir yanda duyurarak severek kitap okuyan ögrenciyi neredeyse büyüteçle aramaya basladik. Kitap okuma, seçerek okuma, okudugunun üzerinde düsünme, okudugunu özümseme, okudugundan yola çikarak yeni düsünceler gelistirme çok önemli ama bu on sekiz yasindan sonra birdenbire olacak bir sey degil ki. Yani daha çocukken, çok küçük yasta ögretilmesi gereken bir sey. Ilk ögretimden baslayarak bu alanda çalismalar yapilmazsa, kolay kolay bir sey elde edilemez. -

OKTAY ŞİMŞEK- Düsünmenin bir tanri vergisi olmadigi, ögretilebilecegi söylenilebilir mi? -

ZEHRA İPŞİROĞLU Elbette. Bence ögretimin temel amaci bu olmali. Okulda ögrendiklerimizi bir sekilde yasama geçirebilmeliyiz, kisaca ögretim bizi yasama hazirlamali. Sorunlara farkli açilardan bakabilmeyi, elestirel ve özgür düsünebilmeyi ögretebilmeli, ideolojilere karsi bir tür bagisiklik kazanmamizi saglayabilmeli, kisilik gelisimine bir katkida bulunabilmeli. Oysa tersi oluyor. Sindirilmis baskici bir ortamda ya gölgesinden bile korkan ya da köseyi dönmeden baska bir sey düsünmeyen iki yüzlü insanlar yetistiriyoruz. Haldun Taner'in ünlü oyunu ''Gözlerimi Kaparim Vazifemi Yaparim''daki tipler Vicdani ve Efruz gibi... Elestirel düsünme, çok yönlü düsünme yetisi yeterince gelismemis olan bir toplum oldugumuz için, böylesine hosgörüsüzüz. Farkli düsüncelere saygi gösteremiyoruz, birbirimizle diyaloga giremiyoruz, kolaylikla dogmalarin, ideolojilerin tuzagina düsüveriyoruz. Ancak yürürlükteki ögretmen odakli, otoriter ve baskici sistem öylesine kabuk baglamis ki, degismesi çok temelli alt yapi degisikliklerini kosulluyor. Gene de son yillarda egitimde yeni arayislar içinde gelisen demokratik kitle örgütleri bir umudun penceresini araliyor. - Düsünmeyi ögretmede edebiyatin katkisi nedir? - Edebiyat dünyasina açilmanin, kitap okumanin düsünmeye katkisi sinirsiz olabilir. Ancak günümüz kosullarinada ilk, orta ve yüksek ögretimde edebiyatin katkisi diye bir seyden hiç mi hiç söz edilemez. Bundan bir süre önce ögretimde yenilik getirme savinda olan çok gözde ve pahali bir özel okulun, Mef'in ögrencilerini Türkçe ögretmenleriyle yaptigi söylesiyi saskinlikla okumustum. Bu söyleside ögretmen ezbercilige ancak anlamadan ezberleniyorsa karsi oldugunu söylüyor ve yasamdan örnekler vererek (örnegin evimizin adresini, telefon numaramizi da ezberliyoruz) anlayarak ezberlemeyi savunuyor. Adresimizi ezberler gibi yazarlarin adlarini, edebiyat tarihindeki dönemeleri vb. ezberlememiz gerektigini söylüyor. Burada ögretmenin gözden kaçirdigi çok önemli bir nokta var. Telefon numarasi ezberlemeyle edebiyat tarihinin dönemlerini ya da yazarlarin adlarini ezberleme arasinda çok önemli bir fark var. Telefon numarami zi ya da adresimizi bilmeden yasamamiz çok güç. Buna karsilik yazarlarin adlarini ya da edebiyat tarihindeki dönemleri bilmeden de yasayabiliriz. Bunlari bilmenin bizim için hiç bir yasamsal önemi yok. Simdi hem yazarlarin adlarini hem de edebiyat tarihindeki dönemleri bilen ancak yasaminda hiç kitap okumamis olan, edebiyatla uzak yakin bir ilgisi olmayan bir ögrenciyi düsünelim. Bu bilgi ona ne kazandiracak? Belki test sorularinda basarili olmasini ama kisilik gelisimine en küçük bir katkida bile bulunmayacak, öyle degil mi? Edebiyat ögretimini telefon numarasi ezberlemeyle bir tutan bir Türkçe ögretmeni edebiyatin e'sini bile bilmiyor demektir. Böyle bir ögretmenden ders gören küçüklerin edebiyattan ve edebiyatla ilgili her seyden nefret etmelerinden dogal ne olabilir? Yani sözü suraya getirmek istiyorum edibiyatin düsünmeye gerçekten bir katkisi olabilmesi için, ögrencinin yasamina girmesi gerekiyor. Bu da yürürlükteki okul kitaplariyla, müfredat programiyla ya da edebiyat ögretimini telefon numarasi ezberlemeyle bir tutan bir zihniyetle olanaksiz bir sey. -

OKTAY ŞİMŞEK- Bu dogrultuda simdiye degin yapilan çalismalar var mi? -

ZEHRA İPŞİROĞLU- Doksanli yillarin basinda Çagdas Yasam Dernegi çerçevesinde bir ekip olusturarak Prof. Dr. Jale Baysal, Prof. Dr. Seyda Ozil, Nazan Ipsiroglu'yla birlikte özellikle egitimcilerin yararlanabilecegi bir sürü imece kitap yayinladik. bu kitaplara çesitli alanlarda uzmanlasmis taninmis bilim adamlarinin, sanatçilarin, yazarlarin katkilari oldu. ''Yaratici Toplum Yolunda Çagdas Egitim'', ''Yazma Ugrasi'', ''Çagdas Egitimde Sanat'', ''Türkiye'nin Ders Kitaplari'', ''Çocuk Kültür'', ''Çagdas Kültürümüz'' gibi güncelligini hâlâ sürdüren kitaplar. Ama bunlar, uygulama örneklerine yer verse de gene de kuramsal düzlemde kalan kitaplardi. Bu nedenle daha sonraki yillarda ÇYDD Beyoglu Subesi çerçevesinde, yoksul ailelerden gelen alt kesim çocuklarinin devam ettigi çesitli okullarda uygulamali çalismalara yer vermeye basladik. Örnegin doksanli yillarin basinda Istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bünyesi içinde kurdugum Dramaturgi ve Tiyatro Elestirmenligi Bölümü'ndeki formasyon dersi çerçevesinde gerçeklesitirilen ''Yaratici Okuma'' projesinde, edebiyatin telefon numarasindan farkli bir sey oldugunu, bu nedenle de ezberciligin bütünüyle disinda kalan bir çalisma yöntemini kosulladigini göstermeyi amaçlamistik. Bu amaç dogrultusunda çocuk edibiyati alaninda üniversite bünyesinde yapilan uzun bir arastirma sonucu yerli ve yabanci yazarlardan yirmi kitap seçildi ve bu kitaplarin her biri için yaratici okumaya özendiren malzeme ve çalisma dosyalari hazirlandi. Dosyalar okunulan kitapla ilgili hem düsündürücü, hem de eglendirici sorulari ve ödevleri içeriyordu. Zengin görsel malzemeyle ve düs gücünü gelistirici çesitli oyunlarla donatilmis olan çalisma dosyalari bireysel okumaya özendirdigi gibi ögrenci odaklari yaratici ögretime de örnek veriyordu. 1998-99 yillarinda süren bu proje geçen yil ögrenci çalismalarindan örneklerle iki cilt olarak yayinlandi. Projenin uygulama alani Beyoglu'nun degisik yörelerinden bes ilkögretim okuluydu. Her okuldan otuz adet altinci sinif ögrencisi seçilerek 150'ser ögrenciyle (toplam 300 ögrenci) yaratici okuma yarismasi düzenlendi. Bu yarismada dogrudan çocuk gerçegi, çocugun dünyasini dile getiren kitaplarla, eline hemen hemen hiç kitap geçmeyen alt kesim çocuklarini okumaya ve okuduklari üzerinde düsündürmeye yönlendirilmeleri saglandi. Çocuklarin bu kitaplari nasil alimladiklari, okurken ne tür engelllerle karsilastiklari bilimsel düzeyde incelendi. Yarismanin sonunda çocuklarla yazarlar bir araya gelerek bir söylesi yaptilar. Bu projeye katilan küçük büyük herkes, ögretim üyeleri, üniversite ögrencileri, ögretmenler ve küçük ögrenciler çok egelenceli ve yapici bir çalismada bulusmuslardi. - Çocuklar okuduklari kitaplari nasil alimlamislardi? - Proje için seçilen kitaplarin ortak özelligi çocugun dünyasini yakalayan ve parmak sallayan bir ögreticilikten uzak olan kitaplar olmasaydi. Gerçekçi, düs gücünü gelistirici ya da güldürü agirlikli taslama türü kitaplar seçilmisti. Yaratici okuma dosyalarini incelerken ki temel ölçütümüz de çocuklarin anlama, anladigi üzerinde kendi yasamiyla baglanti kurarak düsünme üretme ve yaraticiliklarini kullanma becerilerini ölçmekti. Burada çok çarpici olan, çocuklarin büyük çogunlugunda içsellestirilmis otoriter bir egilimin, daha somut bir deyisle bir tür otosansürün göze çarpmasiydi. Bu taslama türü kitaplarda özellikle ortaya çikiyordu. Sözgelimi Rifat Ilgaz'in ''Bacaksiz Okulda'' kitabina iliskin bir soruda, birkaç çocuk bacaksizin yaramazliklarina isaret ederek okuyuculara kötü örnek olabilecegi tehlikesinin altini çiziyordu. Ayni sekilde Astrid Lindgren'in ünlü çocuk tipi Uzunçorap'a yazdiklari mektuplar ''Okuluna git, derslerini çalis, yaramazlik yapma'' gibi ögütlerle dolup tasiyordu. Ya da kendi kitabim ''Gergedan Oyunu''nun baskisisi Zeynep, okulun baskisi altinda ezildigi için, imgeleminde ideal bir okul çizer. Çocuklarin oyun oynadiklari, eglendikleri, okulu çevreleyen dogal güzelliklerden yararlandiklari olaganüstü bir okuldur bu. Okuyuculara ''Senin hayalindeki okul nasil bir okul, bunu çizer misin?'' diye sordugumuzda bir çogunun aklina bir Atatürk büstü ve Türk bayragi yapmamin ötesinde bir sey gelmemisti. Ya da ''Içindeki çocugu yasatan bir yetiskini taniyor musun, bu kim ve nasil biri?'' gibi bir soruya ''Ögretmenler, çünkü ögretmenler fedakârdir, bizim annemiz babamiz gibidir, çocuklari çok severler'' gibi yanitlar geliyordu. Aslinda çocuk gerçekleri tüm çiplakligiyla görüyor ve gördüklerini daha kosullanmamis oldugu birdönemde özgürce dile getirebiliyor ya da sorguluyor. Ancak onun bu dogal yetisi okul yasami içinde giderek gelistirilecegine, tam tersine bilinçli olarak engelleniyor. Çünkü amaç düsünemeyen, soru sormayan kendisine verileni oldugu gibi kabul eden ''uyumlu vatandaslar'' yetistirmek. Bu öylesine ileri gidiyor ki, çocuk yasi biraz ilerlediginde gözünün önünde olup biteni göremez oluyor ya da görmemesi gerektigini düsünerek vara yok, yoka var deyip büyüklerin nabzina göre serbet vermeye çalisiyor. Yaptigimiz arastirma, ideolojik kosullandirmayla beyinleri yikanan çocuklarin, çocuklarini yasamalarina izin verilmediginin somut bir göstergesi. Anlama, düsünme, düs görme yetileri iyice köreltilmis. Yaraticiliktan hiç sözetmiyorum, çünkü anlamanin, hayal görmenin ve düsünmenin olmadigi bir yerde yaraticiligin y'sinden bile söz edilemeyecegi ortada. Otoriter ve ezberci egitim sisteminin baskisi altinda sindirilmis olan küçüklerin kendi duygularini ve düsüncelerini dile getirmeleri sistemli bir biçimde engelleniyor. Arastirmamizda gözlemledigimiz önemli bir olgu da medyanin etkisiydi. Sözgelimi bir okuyucunun Sevim Ak'dan ''Biraz daha heyecanli, korkutucu, siddet ve kan dolu'' rdomanlar yazmasini istemesi, TV'de izledigi siddet ya da korku filmleriyle ne denli kosullanmis oldugunu gündeme getiriyordu. ''Ne tür kitaplardan hoslanirsiniz?'' sorusuna da bir çogu Stefan king'in romanlari türü korku ve siddet içeren kitaplari örnek veriyordu. Dikkat çeken bir nokta da dosyadaki ödevleri büyük bir özenle hazirlayan belki de sinif birincisi olan ögrencilerde, basmakalip sablon yanitlara ya da otosansüre digerlerine oranla çok daha sik raslanmasiydi. Bir baska uç örnegi ise dosyadaki ödevleri hiç de önemsemeyen, dosyayi sadece lafola bir seyler çizistirip dalga geçmek için kullanan ögrenciler veriyordu. Her iki örnek de ögrencilerin bu tür çalismalara ne denli yabanci olduklarini gösterdigi gibi yaratici çalismalara agirlik vermek isteyen bir ögretmenin karsilasabilecegi sorunlari gündeme getiriyor. Genelinde çizdigim bu olumsuz tabloya karsin kitaplarin tadina varan, dahasi kitaplarda dile getirilen sorunlardan yola çikarak kendi düs güçlerini de yer yer iyice zorlayan çocuklarin sayilari az da olsa yok degildi. Çocuklarin okuduklari kitaplardan esinlenerek kendi yasamlarini çizgi, öykü, siir araciligiyla dile getirmeleri, kitabin yazarina bu baglamda sorular sormalari ya da önerilerde bulunmalari bizleri çok heyecanlandirdi ve umutlandirdi. Ne yazik ki etkin okuyucularin orani yüzde on'u geçmiyordu. - Çocuklarin daha kosullanmamis olduklari bir dönemde gerçekleri gördüklerine ve dile getirdiklerine bir örnek verilebilir mi? - ÇYDD'nin bundan bir süre önce çocuklar arasinda yaptigi ''Cumbabaya mektup'' yarismasinda sekiz yasinda bir çocuk söyle yaziyor ''... Polis agabeylerimize sesleniyorum, lütfen bizleri koruyun. Ögrenci ablalarimizi ve agabeylerimizi dövmeyin.'' Çocugun düsüncelerini açikça dile getirebilmesinin nedeni daha ikinci sinifta olmasi, baska bir deyisle neyin söylenip neyin söylenmeyecegini henüz ögrenmemis olmasi. Ayni yarismada bir baska çarpici örnegi savasa tepkisini dile getiren bir çocuk veriyor. Amcasi asker oldugu için onun basina bir sey gelmesinden çok korktugunu söyleyen ikinci sinif ögrencisi bir çocuk Güneydogu'daki savasa olan tepkisini ve nefretini çok dogal bir biçimde dile getirmekten çekinmiyor. Gene ayni yarismada ayni yasta bir çocuk kurban bayramina olan tepkisini dile getiriyor ve hayvanlari kesme yerine yoksullara yardim yapilip yapilamayacagini ''Cumhurbaskani dedesine'' soruyor. Polisin otoritesinin kötüye kullanmasinin elestirildigi, savasa tepkinin dile getirildigi, geleneklerin sorgulandigi bu üç örnekte gerçekler, çocugun sorgulayici bakis açisindan çok çarpici bir biçimde gündeme getirilmiyor mu? Surasi bir gerçek ki günümüz çocuklari çocuklarin doyasiya tadini çikarabilecekleri fildisi bir kulede yasamiyorlar. Onlar tüm acilari ve sikintilariyla yasamin içindeler. Daha çok küçük yasta soru sormaya basliyorlar. Ancak soru sorma bizim toplumumuzda hos karsilanmiyor, hele soru soran çocuksa... ''Sus sen anlamazsin!'', ''bilmedigin ise karisma!'' gibi bastan salma yanitlarla çocugun bu dogal sorma ve sorgulama yetisinin hem aile yasaminda hem de okulda nasil engellendigini hepimiz biliyoruz. Otoriter ve baskici egitim çocuga sorma hakkini tanimiyor. - Düsünmeyi ögretmeye daha çok küçük bir yasta baslamak gerekmiyor mu? - Bu amaçla ilk ve orta ögretim çocuklarini hedef alan yardimci ders kitaplari hazirladik. Sözgelimi Nazan Ipsiroglu, Seyda Özil ile birlikte hazirladigimiz ''Bir Kitap Hazirliyoruz'' kitabini ele alalim. Ögrencinin hem düsünme yetisini hem de düs gücünü gelistirmeyi amaçlayan bu kitabin öezlligi adi üstünde ögrencinin kendi kitabini kendisinin hazirlamasi, baska deyisle kitaptaki eglenceli alistirmalari yaparak kitabi tamamlamasi. Bu çalisma ögrenciyi etkin kiliyor. Ögrenci okuduklari üzerine düsünüyor, yeni düsünceler üretiyor, yaraticiligini kullanarak yeni yeni öyküler, siirler yaziyor, resimler yapiyor, oyunlar oynuyor. Bundan bir süre önce bu kitabin diger yazarlariyla birlikte Izmit yakinlarinda bir köy okuluna gitmis, kitapla çalisan ögrenciler ve ögretmenlerle bir söylesi yapmistik. Bu söylesinin tadi damagimda kaldi. Çünkü ögretmenler de ögrenciler de çok heyecanliydilar, belli ki bu kitapla çalismaktan tat almislardi. Bir örnek vereyim. Kitapta ilginç bir masal vardir Bir bilge bir köylüye çesme suyuna zehirin karismis oldugunu, bu sudan içilirse insanlarin beyinlerinin zarar görecegini ve abuk sabuk konusacaklarini söyler. Köylü diger köylüleri uyarir ama kimse ona inanmaz, bunun üzerine köyünü terk eder. Köye yillar sonra döndügünde, insanlari çok degismis bulur. Konusmalari saçmasapandir. Isin tuhafi birbirleriyle iyi anlasmalaridir. Bu duruma sasiran köylüyü ise deli yerine koyarlar. Köylü sonunda bu dislanmisliga ve yalnizliga dayanamaz ve gidip sudan içer. Çocuklara ''Bu masal sizce nasil devam ediyor?'' diye sordugumuzda, gelen çesitli öneriler renkli bir tartisma ortami yaratmisti. Ögrenciler masalin devamini düsünürken, kendilerine göre zeki, yaratici, çocuksu yorumlar getiriyorlardi. Içlerinden birinin düsünceleri çok çarpiciydi önce bilim adamlarinin suyun neden zehirli oldugunu iyice bir arastirip suyu arindirmaya çalismasi, sonra da tüm köy halkinin hastaneye yatirilip iyilestirilmesini dile getiren bu görüs çocukça bir biçimde altyapi degisikliklerinin önemine isaret ediyordu çünkü. Düsünmeyi çocuklara ögretme dogrultusunda Nazan Ipsiroglu'yla birlikte hazirlayarak benim kaleme aldigim bir kitap da "Gelin Çocuklar Birlikte Düsünelim" kitabi oldu. Bu kitapta kurgusal bir bütünlür çerçevesinde çocuk haklari, medya, savas ve siddet, kadin erkek esitligi, çevre sorunlari ve demokrasi gibi temel kavramlar öykü, siir, karikatür gibi malzemelerle ve çocugun düs gücüne ve zekâsina seslenen çesitli oyunlarla "yasayarak ögretiliyor". Yaratici bir egitimcinin bu kitaptan çok seyler çikartabilecegini düsünüyorum. - Bu kitaplari kullanabilecek olan ögretmenler var mi?  - Yürürlükteki egitim sisteminden büyük küçük herkes yakinmakta. Müfredat programinin agirligi altinda ezilen birçok ögretmen, ister istemez baska çözüm yollari da aramakta. Yani bir huzursuzluk var, bir arayis var. Bizler ancak bu arayisin içinde olan ögretmenlere seslenebiliyoruz. Ama bütün bunlar bir baslangiç. Ama yarin öbürgün, ögretmenlere belli bir özgürlük taniyan ve onlarin daha iyi yetismesini saglayan temel altyapi degisiklikleri kaçinilmaz olacak. Giderek küresellesen bir dünyada nuh nebiden kalmis bir egitimle direnemezsiniz. Bir seyler degisecek, kesinlikle degisecek... Bugün çesitli demokratik sivil toplum örgütlerinin, derneklerin, vakiflarin ögrenci merkezli bir ögretimin yerlesmesi için harcadiklari çabalar bunu göstermiyor mu? "Düsünmeyi Ögrenme ve Ögretme"nin ilk baskisi da, çesitli yazarlarin katkisiyla çikardigimiz ilk imece kitabimiz "Yaratici Toplum Yolunda Çagdas Egitim"de seksenli yillarin sonlarinda çikmisti. O dönemde bu kitaplar bir ilki olusturuyordu. Bu açidan bu alanda öncü oldugumuzu düsünüyorum. -

OKTAY ŞİMŞEK- Düsünmeyi ögretme dogrultusunda egitimde tiyatronun katkisi ne olabilir? -

ZEHRA İPŞİROĞLU -Edebiyat gibi tiyatronun, sanatin, müzigin kisaca tüm sanat dallarinin en temel özelligi, çok yönlü düsünme ve düsüncelerimizi dile getirme yetilerimizi gelistirerek yaratici gizilgücümüzü harekete geçirmesi. Bu baglamda I.Ü. Edebiyat Fakültesi Dramaturgi ve Tiyatro Elestirmenligi Bölümü'nün ögrencileriyle yillardir Kocamustafapasa, Kasimpasa gibi semtlerdeki çesitli okullarda dogaçlamaya dayanan egitimde tiyatro çalismalari sürdürmekteyiz. Doksanli yillarin baslarinda yurtdisindan getirdigimiz ögretim üyelerinin ve sanatçilarin destegiyle baslatilan bu çalismalara gerek ögretim üyesi yardimcilari, gerek ögrenciler canla basla sarilmislardi. O dönemde daha yüksek lisans ögrencisi olan Dr. Nihal Kuyumcu hem bilimsel dogrultudaki çalismalariyla, hem de çesitli okullarda baslattigi uygulamali çalismalarla ilk katkida bulunanlardandi. Son yaptigi çalismadan bir örnek Kasimpasa'da yillardir yaz kurslari vererek çalistigimiz bir okulda, 17 Agustos depreminden hemen sonra çok ilginç bir gelisme oldu. Depremden sonra egitimde tiyatro çalismalari ister istemez durmustu. Bunun üzerinde bu çalismalara katilan bir grup kendi girisimleriyle bir oyun çikardilar ve bu oyunu bilet satarak sokakta oynayip kazandiklari parayi depremde zarar gören kardeslerine yardim olarak ÇYDD'ye verdiler. Çocuklarin en küçügünün yasi sekiz, en büyügünün on dörttü. Oynadiklari oyun da az önce sözünü ettigim Anadolu masalinin kendilerine göre bir uyarlamasiydi. Düsünme Korkusu-Düsünmeyi Ögrenme ve Ögretme / Zehra Ipsiroglu / Papirüs Yayinlari / 104 s.  <


Versiyon 12.07.2012 saat onda 09:51:27