Zehra İpşiroğlu ☆ TÜRKÇEOkuyucu Mektupları

Okuyucu Mektupları

 KÖLN'DE YAŞAYAN ÖĞRETMENLERE DUYURU

Sevgili öğretmenler

Köln Kulturamt   okullarda   organize edebileceğiniz yazarlarla okuma günlerini destekliyor. İlginiyorsanız Barbara Förstere  okulunuzda yapılacak etkinliği bildirmeniz gerekiyormuş.

Görüşme dileği ile   Zehra İpşiroğlu

 Name: Barbara  Nachname:            Förster

 Position:                Referat Bildende Kunst und Literatur

 Firma:                    Kulturamt der Stadt Köln  Adresse geschäftlich:  Richartzstraße 2-4 50667 Köln

Geschäftlich:         Tel.: 0221/221 - 23643  Mobiltelefon:          0171 451 2808   Fax geschäftl.:       Fax: 0221/221 - 24953

 E-Mail:                   barbara.foerster@stadt-koeln.de  E-Mail-Anzeigename:   barbara.foerster@stadt-koeln

 

 

 

GENÇLERE MEKTUPLAR ÜZERİNE LİSE ÖĞRENCİLERİNİN  YAZARA MEKTUPLARI

Sayın Zehra İpşiroğlu;

İnsanın, hayatıyla ilgili önemli kararlar alırken, alınırken, aile veya toplum içinde belirli durum ya da olaylarla karşı karşıyayken “her iki gözünün de görmesi gerekir”.
Fotoğraf sanatçılarının da çok kullandığı bir söz, “ Bakmak ile görmek aynı şey değildir”, bence hayatımız için de çok geçerli bir sözdür. Bence hayat, insanın dekorlarını durmadan değiştirdiği, arka plandaki “doğal” öğelerin de doğal ve sürekli bir değişim ve döngü içinde olduğu canlı bir fotoğraf karesidir.
Öte yandan tıp insanlarına göre –daha doğrsu kendilerinin yazmış olduğu makalelerden edindiğim bilgilere göre- insanın gözü 500 küsür megapiksellik bir kamera gibiymiş. 180 derece görüş alanı, uzak-yakın öğeleri rahatça ayırt edebilen bir odak ayarı...
Birkaç bilimsel veriyi de verdikten sonra gelelim bunları hayat ile bağdaştırmaya. Demişler ki “bakmak ile görmek aynı şey değil”, evet değil. O fotoğraf makinasının arkasından öylesine, rastgele resimler çekmek kolay. Zor olan, gerçekten başarılı bir iş diyebileceğimiz, var olan cisimlerin/olguların farklı bir yönünü farklı bir bakış açısıyla görebilmek ve bunu diğer insanlara aktarabilmektir. İnsan da öyle; son model, son teknoloji fotoğraf makinelerinin objektifinden hayatı “görebilmek”, çevresindekilerinin farklı yönlerini keşfedebilmek, olayları her iki yönüyle de olumlu/olumsuz  değerlendirebilip en doğru kararı verebilmektir önemli olan.
Taşrada yaşayan tutucu ailenin çocuğu veya aile içi şiddet gören 14 yaşındaki küçük Mine’yi düşünelim. Sihirli gözlüklerinin ardından çevrelerini görebilen, hayatlarına yön vgerecek olguları yakalayabilen bir görüşe sahiplerse “en” doğru, “en” mantıkllı, gelecekleri için “en” iyi olanlı seçeceklerdir.
Veya Aylin’in güzelliği için aynı değerlendirmeyi yapalım. Fiziksel güzelliği olabilir, kendine “baktırıyordur”; ancak ne kadar “görülüyordur”? Bu gibi bir durum, onuın zekasını geri plana atmamalıdır. Aylin’e farklı bir bakış açısıyla-görüş açısı mı demeliyiz bu da bir tartışma konusu- bakılmalıdır. Ondaki diğer yönleri keşfetmemek-keşfedememek- ona çok büyük haksızlık olur.
Daha birçok örnek verilebilir Mineler, Aylinler, Alaralar, gençler, bizler için. Hepsinin temelinde önce kendimizi, sonra çevremizi, önümüzdeki durum/olayı ve ardından geleceğimizi görebilme yetisi vardır. İçinde bulunduğumuz konuma göre dekorasyonumuzu yapabilmeli, “hayat” denen karede bize faydası olabilecek, olduğunu düşündüğümüz her sahneyi, her açıdan yakalamalıyız. Tabi bu resmetme ve değerlendirme işindeki ara basamaklar insanın yalnız başarabileceği bir şey değildir. O anki ruh halinin rengine göre kendi doğru gözlüğümüzü seçmeli, odağımızı iyi ayarlamalı, objektifte görüntüyü bulmalıyız. Gerektiği yerde karanlığı aydınlatacak flaşı da patlatmalı, en net resimleri yakalamalıyız.
Saygılarımla.
 Alara Akdeniz

7. Mektup
KURBAĞA VE KARTAL
 Mektubunuzda, bizim yaşımızdakiler icin hayatin durmadan birbirini ayni tekdüzelik içinde kovalayan günlerden oluşuyormuş gibi olduğunu söylemişsiniz. Haklisiniz, hayat bizim için hergün ayni oyunun oynandığı bir tiyatro salonu gibi oluyor bazen. Hergün o tiyatro sahnesine çıkıyor, ayni seyircilere, ayni oyuncularla, ayni oyunu sergiliyor gibiyiz. Oyunumuzu daha çok ‘okul’ adındaki tiyatro salonunda sunuyoruz izleyicilere. Okuldan ve çalışmaktan fırsat buldukça, ya da bu fırsatı kendimiz yaratabildiğimiz zamanlarda senaryomuzu değiştirip yenileyebiliyoruz.
 Tekrarın içinde sürekli değişen bir şeyler olduğunu belirtmişsiniz. Evet, tekrarın içinde sürekli değişen, iyiye veya kötüye, ileriye veya geriye götüren şeyler de var.
“Golf topları başlangıçta pürüssüzmüş; ama top uzağa gidemiyormuş. Topu pürüzlendirerek çok daha uzağa gidebildiğini keşfetmişler ve top bugünkü girintili halini almış.”
Golf topunun üzerindeki pürüzleri hayatımızda bizi güçlendirerek uzak hedeflerimize ulaşmamızı sağlayacak pürüzler olarak da düşünebiliriz; ama ben, topun ‘tekdüzelikten kurtuluşu’ olarak düşünmek istiyorum. Top değişime uğramasaydı, üzerinde değişiklik yapılmış olmasaydı, belki de hiç daha ileriye, şans eseri dahi olsa, gidemeyecekti. Eğer bizim de hayatımızda değişiklikler oluyor olmasaydı, çok sıkıcı ve durağan bir hayatimiz olacağı için motivasyonumuz düşecek ve hedeflerine hiçbir zaman ulaşamayacağını düşünen, belki de sırf böyle düşündüğü için ulaşamayacak olan insanlar olacaktık. Bunun olmasını hiçbirimiz istemeyeceğimiz için tekrarın içindeki sürekli değişimi fark etmeye ve fark ettiğimizde de ona ayak uydurmaya çalışıyoruz. Tiyatro oyununun senaryosunda her gün ufak tefek değişiklikler yapıldığında yeni oyundaki rolümüzü en iyi şekilde oynayabilecek hale gelmeye çalışıyoruz.
“Küçük bir çocuk, denize gitmek istediği halde piknik için kendisini dağlık bir bölgeye götüren annesine çok kızmış. Bir kayanın üzerinde küs küs otururken, öfkeyle haykırmış, ‘Senden nefret ediyorum. Nefret ediyorum!’.
Birden karşı dağlardan yankılanan sesi işitmiş, ‘Senden nefret ediyorum. Nefret ediyorum!’.
Küçük çocuk paniğe kapılmış. Annesine koşarak karşı dağda kotu bir çocuğun yaşadığını, ‘Senden nefret ediyorum. Nefret ediyorum!’ diye kendisine bağırdığını söylemiş.
Anne cocuguna, karşı dağdaki çocuğa ‘Seni seviyorum. Seni seviyorum!’ diye seslenmesini söylemiş. Çocuk var gücüyle haykırmış, ‘Seni seviyorum. Seni seviyorum!’.
Karşı dağdaki çocuktan anında yanıt gelmiş, ‘Seni seviyorum. Seni seviyorum!’
Çocuk sevincle annesine koşmuş. Karşı dağdaki çocuğun iyi biri olduğunu anlatmış.
Çocuk annesine sarılırken, karşı dağdaki çocuk gittikçe azalan ekoyla hala haykırıyormuş, ‘Seni seviyorum. Seni seviyorum!’.”
Yasama nasıl bakarsak onu öyle görüyoruz, nasıl konuşursak onu öyle duyuyoruz; yani sizin de söylediğiniz gibi, “Değişimi bilinçli olarak yaşıyorsak, onu yönlendirmek de bir dereceye kadar bizim elimizde.” oluyor. Hatta bana göre, değişimi bilinçli olarak yaşamıyor olsak bile, sadece bizim elimizde olduğunu bilmek bile onu yönlendirmemiz için yeterli.
 Değişimi isteyenlerin yani sıra bir de değişimden hiç haz etmeyen hatta korkanlar var. Siz de bu duruma geleneklere, törelere, alışkanlıklara aşırı bağlı insanları örnek vermişsiniz. Bunlara bağlılık sizin de belirttiğiniz gibi mantıklı bir biçimde olduğu surece doğru ve anlamlıdır. Ama ben alışkanlıkları bu durumdan ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Özellikle de, totem dediğimiz alışkanlıklar buradan ayrı tutulmalı. O da insanin hayatına istediği şekilde yon verebilmesi için kendince seçtiği ve yalnız kendini ilgilendiren bir yol sonuçta…
Onun dışında gelenek ve törelerin değişmesinden ve yok olmasından korkma durumu; insanların zamana, yani o değişime ayak uyduramadığını gösteriyor.
“Adamın biri doktora gitmiş, ‘Beyefendi karımın kulakları çok zayıfladı; fakat kabullenmiyor.’ demiş.
Doktor ‘Kulağının duyup duymadığını ölçmek için arkası dönükken önce beş metreden bir şey sorun, sonra iki metreden, en son otuz santimetreden...Bana sonucu bildirin.’ demiş.
Adam akşam eve gelmiş; karısı mutfakta, arkası dönük yemek pişiriyor. Önce beş metre uzaktan sormuş:
‘Hanım ne pişiriyorsun?’ Çıt yok.
İki metreden yaklaşmış sormuş:
‘Hanım ne pişiriyorsun?’ Çıt yok.
Otuz santime girmiş bağırmış:
‘Hanım ne pişiriyorsun?’
Kadın dönmüş ‘İkidir köfte diyorum ya!’ demiş.

 Değişikliklerle yüzleşmekten korkan insanlar bu değişikliğe uyum sağlayamayacaklarını düşündükleri için sorumluluğu karsı tarafa yüklüyorlar; tıpkı kuşak farklılığından dolayı yetişkinlerin genclerin düşünce ve davranış tarzlarını ve bu durumun nedenini anlayamadıkları için uyum sağlayamayacaklarında her şeyin kendi kafalarındaki haliyle olmasını istediklerindeki tavırları gibi.
 “Bir is adami arkadasiyla yururken her zaman gazetesini aldigi bayide durur. Adama ‘Gunaydin’ der guler yuzle. Satici eksi bir suratla ve gayet kaba bir sekilde gazeteyi uzatir. İs adami gulumseyerek tesekkur eder, giderken de ‘Iyi gunler’ der.
Arkadasi sahit oldugu bu kabaliktan saskin, ‘Bu satici hep boyle kaba mi davranir?’ diye sorar. ‘Evet, ne yazik ki oyle’ diye yanitlar is adami. ‘Peki, sen hep boyle nazik ve kibar mi davraniyorsun bu adama?’ diye usteler.
‘Evet’ der is adami. ‘Peki o sana boyle kotu davranirken sen niye ona israrla iyi davraniyorsun?’ diye merak eder arkadasi.
Is adami guler: ‘Onun tavrinin benim tavrimi etkilemesine izin veremem. Onun gibi davransaydim benim davranisimi o belirlemis olurdu. Gunumu ona ofkelenerek, berbat etmeye hic niyetim yok. O mutsuz olmayi seciyorsa, bunu degistirmeyi de yine sadece kendisi secebilir. Ama bir sey kesin: nasil hissedip davranacagima baskalarinin karar vermesine izin veremem.”
Yetişkinlerin kusak catismasi nedeniyle genclere olan tavri, gencleri de saskina ceviriyor. Nerede ne yapması gerektiğini seçemeyen gençler yetişiyor, bu da genclerin kendilerine olan guvenini kiriyor. Halbuki kimsenin bir baskasinin nasil davranacagina karar vermek gibi bir hakkı olamaz ve olmamali da.
Değişiklikten hoşlanmayan yetişkinler, ne olursa olsun, gencleri gelenekler ve töreler gibi konularda serbest bırakmalılar. Gencler da ister yetişkinlerin yolundan gitmeli, ister gitmemeli. Giderse o gelenek gerçekten gelenekleşmiştir, o töre gerçekten o yörenin töresi olmuştur. Gitmezse de zaten o gelenek ve töre çoktan değişmiştir. Bu degisimle yüzleşmek gerekiyor. Zaten yuzlesememe durumuna yine kusak farkliligi neden oluyor.
Kusak farkliligi sebebiyle ortaya cikan gerginlikte yetiskinlere cok is dusuyor. Onlarin gencleri anlayabilmek icin caba harcamalari gerekiyor. Sizin mektubunuzdaki Songul’un annesi gibi ellerinden geleni yapmaya hazir olmalari gerekiyor.
Adam ve karisi uzun yolculuklari esnasinda bir benzin istasyonunda depolarini doldururken, gorevli genc de arabanin camlarini yikamis. İsini bitirince genc tam uzaklasirken adam hisimla bagirmis. ‘Camlarin hala kirli oldugunu gormuyor musun? Ne bicim cam yikiyorsun sen. Tekrar yika!’
Delikanli sesini cikarmadan camlari tekrar yikamis. İsini iyi yaptigindan emin, uzaklasirken, adamin yine gurleyen sesini duymus.
‘Sana kim burada is verdi bilmem. Bir cam yikamayi bile bilmiyorsun. Camlar hala kirli!’
O sirada kadin uzanarak kocasinin gozluklerini cikarmis ve elindeki kagit mendille silerek yine kocasinin gozune takmis. Adam bakmis arabanin camlari tertemiz.”
Yetişkinler kuşak farklılığını yenmek için çaba harcarken gençlerin bu çabaları görmezden gelmesi de olmaz tabi. Biz genclerin de yetiskinlere karsi olan on yargilarimızdan kurtulmamız gerekiyor önce.
 Bizi aydınlattığınız ve kendi içimizde bu düşünceleri tartmamıza olanak sağladığınız için teşekkür ederiz.

       Esra Karakaya

 

Sayın Zehra İpşiroğlu,

“Gençlere Mektuplar” kitabınızın altıncı mektubunda olduğu gibi bende size cevaben yazmak istediğim mektubuma sizin girişiniz ile başlamak istiyorum. Belki de bu giriş sizde olduğu gibi birçok örnek ve betimlemeleri beraberinde getirecek, anlatımıma yön verecektir. “Yaşam ne tuhaf değil mi?” gerçekte de yaşantılarımız içinde türlü türlü tuhaflıklar, zıtlıklar ve hayretlerle her an karşılaşabiliyoruz. Nitekim bunlar da hayatımızda kalıcı değişikliklere yelken açıyor.

En basitinden; bazen hayatın o koşuşturmaları, çabalamaları, yaprağın rüzgâra direndiği gibi hayata direnişimizin içerisinde hiç ama hiç beklenmedik bir misafir olan hastalık çıkageliyor en acı verici suretiyle. Hayatımızın bazen o rutin, bazen de bir türlü bir düzeni tutturamamış gidişatı, sürükleyişi içerisinde bu da nerden çıktı karşımıza dediğimiz olmuyor mu? Varlığını hatırlatmayan duyularımız nasılda kendini unutturmaz bir hal alıyor öyle. Tabii her ne kadar kötümser gülümsemesiyle yaklaşsa da hastalık, nadiren küçük bir dinlenme molası olabiliyor. Örneğin “domuz gribi” vakası (!) kıtaları kol gezdiği zamanlar -yani biz öğrenci kullanımıyla 2009-2010 eğitim ve öğretim yıllının ortalarına doğru- beni bu amansız olarak görülen hastalık aldı koynuna. Hasta olarak görüldüğüm bu dönemde ailem haliyle beni yaklaşık dokuz, on gün evimizin salonundaki kanepeden ve odamdaki yatağımdan çıkmama konusunda hem fikir olmuşlardı. Günlerimi dinlenerek ve bol bol sıvı ve vitamin alarak geçirdiğim haftanın sonunda hayatımda kendimi bu kadar dinç, enerjik ve bilhassa olumlu hissettiğim bir an olmadığına eminim. Gerçekten de o üç aşağı beş yukarı bir haftalık dönem; eğitim öğretim yıllı içerisinde geçirdiğim en dinlendirici zaman olmuştu, çoğu planlı tatile rağmen. İşte bu yüzden küçük gribal enfeksiyonlar ve viral durumlar hayatımızda nefes almamıza yarıyor. Çünkü çoğu kez haftalar ve aylar öncesinden planı yapılmamış tatiller insan vücudunu ve zihnini dinlendirmede etkili oluyor.

Sizin örneklerinizdeki öğrenci öğretmen ilişkisine ben de başka bir yaklaşımla değinmek istiyorum; geçtiğimiz eğitim öğretim yılı içerisinde hem sınıf öğretmenimiz hem de İngilizce öğretmenimiz olan çok sevgili hocam E… benim hayatım boyunca en çok deneyim edindiğim öğretmenimdir diyebilirim. Sevgili öğretmenim nasıl bir çalışma planı içerisine girmem gerektiğini, İngilizcemi nasıl geliştirebilirim konusunda yardımını ve tecrübelerini esirgemeden bir nevi danışmanlık yaparak yol gösterdi. Ancak sizin yaklaşımınızın yanı sıra öğrenci öğretmen ilişkileri, öğrencinin sadece göze çarpmama isteği veya tam tersi bir durumda, göze girme isteğini ve bir şey kapma gerekliliğine ek olarak öğrencinin çalışma şevkini, arzusunu, ders çalışma sistem ve koordinasyonu üzerinde bir yansıması olduğu görüşündeyim.

Biliyorum şu ana kadar çok da fazla hayatımızda karşımıza çıkan veya açılan, her nasıl dersek diyelim hayatımızın akışını önemli oranda bir yön veren olaylardan ve bu olaylar kapımıza dayandığında nasıl bir yaklaşım içerisinde olmamız gerektiğine değinmedim. Lakin bana göre şu dakikaya kadar olanlar hayatımızda mutlaka karşılaştığımız zamanlardır ve hayatımızda en büyük değişiklere yol açabilecek vakalardandır diye düşünerek; bu olayların öncelikle konuşmam gerektiğini düşündüm. Siz de sanırım bundan yola çıkarak mektubunuzda hayatımızdaki kararların etkileriyle ilgili olarak bu konuda bu kadar çok örnekli anlatıma başvurdunuz.

Yaşamımız boyunca birçok kez ikilemlerle baş başa kalırız. Bazen bu kararı olabildiğince çabuk vermemiz gerekir, bazen de olabildiğince düşünme imkânımız vardır. Bu gibi durumlarda Robert Frost’un “The Road Not Taken” şiirinde olduğu gibi hayatımızda bazı riskler alarak ve biraz da farklılaşma duygusuna kapılarak gerçekten mantıken doğru olanı değil de acaba genelden farklı olan seçmeli miyiz bilmiyorum ama hayatta bir şiirde olduğu kadar kolay karar verilmediğini biliyorum. En azından kaybettiklerimizin realistik elementler olduğunu düşününce hızlı ve aşırı kararların yersiz olduğunu düşünüyorum.

Geleceğimiz, geçmişte şu anımıza neden olanlar gibi birçok kararla dolu olacağı herkesçe aşikârdır sanırım. Bu sebepledir ki gelecek geçmişte şekillenir diyebilmek oldukça zor olmasa gerek.

Saygılarımla.

 Oğuzhan Çiloğlu ODTÜ Koleji

 

         Sevgili Zehra Hanım,

        

Sizle bu mektuplar vesilesiyle tanışma fırsatım olduğu için çok mutlu oldum, çünkü yaşadığımız bu dönemde en fazla bizim kendimizi tanımaya, bununla beraber kendimizi doğru şekilde ifade etmeye ihtiyacımız var. Bize her şeyden önce açık yüreklilikle ve güvenle yaklaştığınız için, sonra da açtığınız yol için çok teşekkürler.

        

Ben diğer yaşıtlarıma göre aile ve eğitim çevresi açısından çok daha şanslı bir kesimdeyim. Belki her dönem gencinin yaşadığı benzer problem yumaklarının içinde yuvarlanıyoruz, ama inanın geriye dönüp baktığımda bugünkü kadar karmaşık bir eğitim sistemi göremiyorum. Bence bir ülkenin en çok ihtiyaç duyduğu ya da duyması gereken en öncelikli sistem eğitim. Geleceği aydınlatması beklenen zihinlerimiz, bizim için özenle oluşturulmuş eğitim sisteminde cılız bir gaz lambası işlevini görebilir bir hale geliyor, çünkü öğrenmiyoruz, hayatımızı belirleyen şıkları işaretleyebilmek için yalnızca ezberliyoruz. Ana okulu zamanlarımdan hatıladığım kadarıyla, ben arkadaşlarımla günün yarısından çoğunu resim yaparak, ressamları, tiyatrocuları, Mozart, Beethoven’leri öğrenerek geçirirdim. Birinci sınıf tüm bunların ardından yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı. Haftada sadece iki saate inen resim, müzik dersine karşılık büyüdükçe artan ödevler, ardı arkası kesilmeyen sınavlarla geçen koca bir ilköğretim, lise hayatının ardından etrafımda kalanlar; vasat bir genel kültür, daimi bir laf kalabalığı, yok denecek kadar az sanat vs. Bize yıllardır aşılanan “saygı”yı üzgünüm ama ben içinde bana verilen bilgilerle boğuştuğum eğitim sistemine karşı hissedemiyorum. Tüm bunlar hocalarıma yapılan bir eleştiri değildir. Dediğim gibi ben Türkiye’de şanslı denebilecek çok küçük bir kesimdenim, aslında bu durumu yaratan ekonomik koşulların yanında yaptığımız seçimler. Seçtiğimiz okul itibariyle bizi yetiştiren hocalarımızın, üstümüzdeki emekleri asla es geçilmemelidir. Onların zenginleştirdiği zihinlerimiz sayesinde hala bu konular üstünde fikir yürütebilir, yorum yapabilir, çare arayabilir haldeyiz.

        

İşte tüm bu sorunların üstesinden gelebilmek için başvurabiliceğimiz tek kişi kendimiziz. Bu noktada kendimizi bulmak, tanımak, ne istediğimizin farkına varıp ona göre kendimizi ifade edebilmek için her ne kadar tek tipleştirilmeye çalışsak da kendi düşlerimizi kurmalı, onlarla oynamalıyız. Ben bunun için üç sene önce kendime bir çıkış yolu buldum; caz. Şarkı söylerken, sahnedeyken, bir sürü göz üzerinizdeyken o kalabalığın içinde hissettiğiniz yalnızlık ya da teklik duygusu garip bir şekilde sizi düşünmeye itiyor, bir iç yolculuğu yaptırıyor. O an benim için zihnimle başbaşa kalabildiğim nadir anlardan, dolayısıyla tahmin edilemeyecek kadar çok kıymetli. Aynı anda en sevdiğim müziği en ince detayıyla yaşayarak öğrenmek, bunu yaparken yarattığım düşlerle oynayabilmek belki de sahip olduğum en güzel özgürlük. Ben sizden farklı olarak yazarken değil şarkı söylerken yaşadıklarımı içselleştiriyorum, derinleştiriyorum. Üstelik daha da güzeli bazen sadece kendi hislerimi değil, izleyenlerin de yaşadıklarını vücut dillerinden algılayabildiğim kadarıyla derinleştirebiliyorum.  Sizi izleyen bir sürü insanı, sizi izlerken ki vücut dillerini incelemek de size düşleriniz içinde açılıcak başka kapıların anahtarı gibi olabiliyor durum böyle olunca. Mektubunuzda beni kendine çeken başka bir nokta da doğaçlama üstünde durmuş olmanız. Caz her ne kadar Türkiye’de gereğinden fazla elitlik misyonu yüklenerek dinlense de tamamen o an ki hislerinizle yaratabileceğiniz, kendinizi en rahat ifade edebileceğiniz müzik tarzı. Sahnedeyken sadece kendiniz olup, özgürce, istediğiniz uzunlukta doğaçlama yapabildiğiniz nadir türlerden. (Gerçi bu doğaçlamayı gerçek anlamda yapabilmek için fazlaca sahne deneyimine ihtiyacınız var.) Belki de henüz öğrenme aşamasında sayılsam da beni bu müziğe çeken en önemli özelliği bu.

 

Mektubunuzu okuduğumda sizin cilt cilt günlükleriniz gibi, bolca sahne deneyimim olmasını diledim. Bir de sırt çantası, sandık ve çöp tenekesi fikrini çok sevdim. Sırt çantam benim için özgürlüğü temsil ediyor galba.  Sırt çantama koyacağım ilk şey iPod’um olurdu heralde, sonrası sizinkine çok benzer hatta aynı diyebilirim ama bende günlük ve kitaplardan önce mutluluk geliyor, galiba benim sihirli gözlüğüm bu çünkü… Geçmişim olan sandığaysa taşınabilir olmayan ama benim için vazgeçilmez olan her şeyi sığdırırım, ailemle, arkadaşlarımla tattıklarımı, yaşadıklarımı, sahne deneyimlerimi, hayallerimi… Çöp tenekesineyse dediğiniz gibi tüm çirkinlikleri, yaşamın adaletsizliğini, masumların üzerinden oynanan tüm oyunları, yalnızca para için insanlığı yok sayanları koyardım.

İşte benim düşler kurmaya, düşlerle oynamaya, düş toplamaya ihtiyaç duyduğum, bunları bir sırt çantasına koyup özgürleştiğim noktalar bunlar. Çekirgenin ileri zıplaması için bir adım geri atması gerekir derler. Umarım biz ileriye zıplama amacı içinde olan çekirgenin bir parçasıyızdır ve umarım çekilen tüm bu zorluklar iyi günlerin habercisidir. Yaşadıklarımızın yanında bize vaadettiklerinin ötesinde emek, ilgi ve güven verdiğini zanneden bir çok yetişkinden gençlikle ilgili işittiğimiz heves kırıcı tüm sözlerin aksine bize duyduğunuz güven ve tatlı yaklaşımınızdan ötürü binlerce kere teşekkürler. Sizin varlığınızı bilmek içinde bulunduğumuz bu durumdan çıkmak için ihtiyacımız olan gücün büyük bir parçası. Biz de bu desteği boşa çıkarmayacağımıza sizin gibi açık yüreklilik ve sizden aldığımız cesaretle söz veriyoruz.

 

                                                                           Sevgiler

                                                                           Su İdil

 


ileri → Basın
geri ← Çocuk
Versiyon 17.06.2011 saat onda 15:43:36