Zehra İpşiroğlu ☆ TÜRKÇEYazılarÇocuk

Çocuk

 

Varlık Kasım 2011

 

Zehra İpşiroğlu

BİR YAZARIN GÖZÜNDEN: OKUMA KÜLTÜRÜNÜN GELİŞTİRİLMESİ  VE  ÇOCUK VE GENÇLİK EDEBİYATI

Gi-po  üstüne aykırı düşünceler

Bugünümüzü, bugün yaşadığımız  olumlu olumsuz  her şeyi belirleyen geçmişimiz. Yaşadığımız sıkıntıların, engellerin ya da mutlulukların nedenlerini anlamak istiyorsak, geçmişe bir yolculuk yapmamız, çocukluğumuzda yaşadıklarımızla bağlantı kurmamız yeterli.   Geçmiş, bugün ve gelecek birbirinden ayrılmaz bir bütünü oluşturduğu için çocuklarımıza yapacağımız yatırım da  geleceğe yatırım yapma anlamına geliyor. Ne ekiyorsak onu biçiyoruz.  Kendi geçmişime  yolculuk yaptığımda, okula gitmekten nefret ettiğimi anımsıyorum. Ellili ve altmışlı yılların baskıcı ve otoriter ortamında okul bir karabasandı bana göre!  Dayak, şiddet ayrımcılık hepsi vardı. Örneğin öğretmenin çok sevdiği  varlıklı ailelerin çocukları ön sıralarda otururlar ve ayrıcalıklı olmanın tadını çıkarırlardı. Orta kesimin çocuklarına ki ben de onlardan biriydim öğretmen daha mesafeli ve soğuk davranırdı, ama en arkalarda oturan alt katman çocuklarının dayak yemedikleri ya da cezalandırılmadıkları gün yoktu. Okulda o kadar ilgisiz ve kötü bir öğrenciydim ki, sınıfımı geçebilmem için özel ders alırdım. Ama düş gücü güçlü olan bir çocuk olarak kendime kendi çizip boyadığım kağıt bebeklerle ütopik bir okul  yaratmıştım.   Hayal dünyamda ben öğretmen, kağıt bebekler de öğrencilerimdi.  Çocukların güldükleri, oynadıkları, şarkı söyledikleri, kısaca özgürce yaşadıkları harika bir okuldu bu. Geçmişteki bu yaşantımın bugünümü, yazarlığımı, mesleğimi, kısaca yaşamdaki duruşumu belirlediğini söyleyebilirim.  Çünkü kağıt bebeklerle yarattığım bu ideal dünya yüreğimde hep yaşıyor. Çocukların mutlu olabilecekleri ideal bir okul en büyük hayalim belki de.  Son yazdığım  kitabım “Düş Hırsızları”nda Gi-po’yu anlatıyorum. Gi-po çocukların ve içindeki çocuğu yaşatan yetişkinlerin düşlerini çalan iğrenç bir yaratık.  Yaşamında Gi-po ile karşılaşmamış  olan yoktur.  Ona ne kadar ödün verirseniz öylesine  büyür , şişer ve sonunda sizi öyle bir ele geçirir ki, siz siz olmaktan çıkarsınız. Ancak ona ne kadar karşı koyarsanız o kadar küçülür ve sonunda da  sönüp gider.  Gi-po içimizdeki gizli polis, düşlerimizi gerçekleştirmemizi engelleyen her şeyi, yani kuralları, yasakları simgeliyor.  Nasıl başa çıkabiliriz onunla?  İşte bu fantastik kitapta otoriter eğitim sistemiyle iyice dalga geçerek bunu anlatıyorum.  Gi-po’ya karşı savaşta çocuklar kazanıyorlar ve yepyeni bir dünya yaratıyorlar. Bir mucizeyle bitiyor kitap. Çocukların düşlerini gerçekleştirebildikleri  ideal bir okul yaratılıyor. ..Bu bir hayal tabii ki, tıpkı çocukken  kağıt bebeklerle kurguladığım dünya gibi.. Ama  gerek çocuk kitapları yazan yazarların, gerek eğitimcilerin böyle bir hayali olması gerektiğine yürekten inanıyorum.

Kitaplarımdaki öğretmenler tıpkı  Rıfat  Ilgaz’ın gülmece kitaplarındaki gibi çoğunlukla olumsuz tipler. Bu nedenle de  çocuklar   öğretmenlere takma adlar takıp alay ediyorlar. Örneğin “Düş Hırsızları”ndaki   öğretmenin adı Kamela, Karınağrısı Melahat’in kısaltılmış biçimi.  “Şimdiki Çocuklar  Hala Harika”da  çevresinde buz gibi bir hava yayan Aysel öğretmenin takma adı “Derin Dondurucu”,  okulda terör rüzgarı estiren müdürün  takma adı  ise“Ejderha”. Eğitimcilerin bu kitaplara  getirdikleri eleştiri çocuklara kötü örnek olmam. İyi ama çocuklar  kendilerini adam yerine koymayan öğretmenlerle alay edip dalga geçmiyorlar mı, bu onların gerçeği değil mi ? Evet, çocuklar ve gençler kendilerini savunabiliyorlar.  Hem canavar gibiler, hem de acımasızlar. Onlar baskı uygulayan bir  öğretmeni  kolaylıkla  bezdirebilirler canından.  Bu nedenle de  yaptığı işe gönül vermeyen bir öğretmenin yaşamı işkenceye dönüşebilir.   Ama bugünün eğitim ve öğretim anlayışı  çok farklı. Çağdaş öğretim çocuğu önemsemeyen, hiçe sayan  baskıcı ve otoriter  öğretmenleri kabul etmiyor. Peki bu tür öğretmenler artık yok mu? Var elbette, ve eğitim sistemimiz temelinden değişmediği sürece de olacak, ama şu da bir gerçek ki en büyük zararı onlar kendilerine veriyorlar.  Sevmedikleri, zorla yaptıkları  bir işin içinde oldukları için yaşamı  yalnız çocuklara  değil,  kendilerine de zehir ediyorlar. 

Çağdaş öğretim anlayışı öğrenci merkezli bir sistemi savunuyor ve yaratıcılığa ağırlık veriyor, yaratıcılığın tanrı vergisi olduğu görüşünü de kabul etmiyor. Çünkü yaratıcı gizilgüç hepimizde var. Önemli olan bu gücü keşfetmek ve geliştirmek.  İçimizdeki yaratıcı gizilgücü keşfedebilmemiz için, öncelikle  kendimizi keşfetmemiz gerekiyor. Bizi tıkayan ve engelleyen güçler neler? Şöyle bir düşünelim:  Bizlere “değerlerimiz” kılıfı altında dayatılan bir sürü kurallar, baskılar, yasaklar var, bunların ne kadarı gerçekten  bana ait, benimle ilgili? Hiç farketmeden Gi-po’nun etkisi altına girmiyor muyum? Gi-po hayallerimi, yaratıcılığımı içimdeki gizli güçü benim ruhum bile duymadan tüketiyor, yok ediyor. Yaratıcılığımı bir çırpıda silip süpüren, yani içimdeki gizli gücü bulmamı engellen  bu gücün ardında  genellikle ideolojiler var,   çoğunlukla dinci ya da milliyetci ideolojiler.. Yaratıcılığımı geliştirmek istiyorsam atacağım ilk adım Gi-po’nun farkına varmam, yani bir tür  farkındalık, çevremde olup biteni görme, anlama, uyanık ve bilinçli olma. Kendini keşfetme gözlemlemeyi, okumayı, kısaca  dünyaya at gözlükleriyle değil de , geniş bir bakış açısından bakmayı koşulluyor.

Çocuk  ve gençlik edebiyatına sansürsüz bir yaklaşım

Gelelim çocuk ve gençlik edebiyatına ve bu edebiyattan okuma kültürünü geliştirme açısından nasıl yararlanacağımıza.  Klasiklerden örnek getirebilir:  Mark Twain’in romanları “Tom Sawyer” ve “Huckleberry Finn”i düşünelim.  Yazınsal değeri çok yüksek olan bu kitaplar hem çocuklara, hem de yetişkinlere sesleniyor. Ama Gi-po’nun açısından bakarsanız bu kitaplar çocuğa kötü örnek olabilecek zararlı kitaplar. Bir de tersi bir örnek vereyim İtalyan yazar  De Amicis’in  yıllardır okullarımızda okutulan ve öğrencilere örnek kitap olarak sunulan “Çocuk Kalbi” romanı.  Çocuk gerçeğiyle uzak yakın ilgisi olmayan bu romanın ideolojik ve didaktik bir çizgisi var. Kitapta çocuğa dayatılan görüşlerin ne kadar saçma olduğunun daha on  bir yaşındayken farkına varmıştım. Örneğin    fedakar çocuğun öyküsünde, çocuk anneannesini eve giren hırsızdan  korumak isterken acımasızcana öldürülür. Bu öyküyü okuduğuma çok ama çok üzüldüğümü anımsıyorum, çünkü anneannemi seviyordum ama yaşamımı onun için feda edemiydim bilemiyordum.  Bu yaşantımı  “Gergedan Oyunu” kitabımdaki bir bölümde kullandım. “Çocuk Kalbi”  çocuğun dünyasıyla ilgisi olmayan milliyetci öykülerle dolu. Duyarlı bir çocuğu olumsuz etkileyebilecek bu tür çocuk kitapları bizde  de sürüsüne bereket. Kitap fuarlarında çocuklara ya çok ucuza ya da bedava dağıtıyor.

Çocuklar ve gençler için yazılan  çok satışı olan bazı kitapların ardındaki ideoloji çok sorunsal olabiliyor.  Bu kitaplarının satışının bu kadar yüksek olmasının nedeni nedir?  Bu da başlı başına bir araştıma konusu olabilir.  Öte yandan gerçekten nitelikli  ve değerli bir kitap satışı  fazla olmadığı, reklamı da yapılmadığı için farkedilmiyor bile . Sevgi Saygı’nın “Amcama Ne Oldu?” adlı fantastik romanını örnek verebilirim. Fantazi ile gerçeği çok yaratıcı bir biçimde içiçe yoğuran heyecanlı,  eğlenceli  ve düşündürücü  bir kitap bu. Günlük biçiminde kaleme alınmış, çocuk bakışıyla anlatılıyor. Kitabı okuyan bir öğretmen kitapta argo olduğunu, örneğin çocuk “kafayı yedim” diyor,  bu açıdan da  kitabı  sakıncalı bulduğunu söylemişti bana. İyi ama çocuk argo konuşmuyor mu, bu çocuğun gerçeği değil mi, bakın gene Gi-po giriyor devreye. Çocukların dünyasını keşfedeceğimize, onlara israrla bir şeyler dayatmaya çalışıyoruz.

Hem gençler için yazan yazarların bir çoğu hem de öğretmenler ne yazık ki hep bir şeyler dayatmaya çalışıyorlar gençlere. Yazar olarak bu konuda ne kadar duyarlı davranabilirsek, o kadar iyi. Kendi kitaplarımdan örnek getirecek olursam, gençler için yazdığım her iki kitapta da “Gençlere Mektuplar” ve işci edebiyatı ödülü alan ve Almanya’daki Türkiye kökenli  gençlerin yaşam öykülerini gündeme getiren “Özgürlük  Yollar” kitabında da gençlere akıl vermeden özellikle kaçınıyorum. Elbette gençlere oranla daha fazla yaşam deneyimim var, kendi yaşamımdan örnekler vererek bunlardan yararlansam da şu doğrudur, bu değildir gibi bir yönlendirme çok ters geliyor bana.  Çünkü her gencin kendi yolunu kendi bulması gerekiyor. Amacım gençleri gözlemleyerek, onlarla birlikte bazı sorunlar üzerinde derinlemesine düşünmek.  Birbirimizden öğrenebileceğimiz o kadar çok şey var ki.  Böyle düşündüğüm için de  “Gençlere Mektuplar”ı gençlerle mailleşerek, onlarla birlikte oluşturulmuş bir kitap olarak hazırladım. “Gençlere Mektuplar” ve “Özgürlük Yolları” liselerde okutulduğu oranda ilgi görüyor, çünkü doğrudan gençlerin yaşamından yola çıktığı gibi, onların sorunlarına da eğiliyor, dahası erkek kadın eşitliği, kadın hakları vb. güncel sorunları  örneklerle gündeme  getiriyor. Tabulara da değiniyor, örneğin çift yaşam. Tanıdığım genç kızların içinde çoğunun sevgilisi var ama ailesinden bunu gizliyor, yani ikili bir yaşam sürüyor. Bunun gençler üzerinde ne büyük bir baskı oluşturabileceğini düşünebiliyor musunuz?  Ama biz yazarlar ya da eğitimciler bütün bu sorunlar sanki yokmuş gibi davranmayı tercih ediyoruz.  

Piyasaya sürülen onca yayının içinde  çocukları ve gençleri ciddiye alan, önemseyen  nitelikli kitapların bulunması hiç de  kolay değil.  Okumayı sevmemiz, çocukların  ve gençlerin dünyasına ilgi duymamız, içimizdeki çocuğun sesine  yürekten kulak vermemiz, çocuk ve gençlik haklarını özümsemiz  ve sözkonusu yazınsal bir  kitapsa estetik duyarlığımızın  da  olması   gerekiyor. Yetişkin olarak   bir  çocuk kitabını kendimizi zorlayarak, sıkılarak okuyorsak, bence okumayalım daha iyi.. Yok efendim 100 temel esermiş de, müfredat programın da yer alıyormuş da, bütün bunlar sadece Gipo’nun koyduğu sınırlayıcı kurallar değil mi?   Neden Gi-po’ya bu kadar fırsat tanıyoruz?

Çocuk ve gençlik kitaplarının  yetişkinler tarafından alımlanması

Bundan kısa süre önce Ankara Üniversitesi’nde çocuk ve gençlik edebiyatında öncü araştırmalarıyla tanınan Profesör Sedat Sever’in öncülüğünde  çocuk ve gençlik edebiyatına gönül vermiş bütün yazarların, araştırmacıların ve eğitimcilerin  buluştuğu   üçüncü ulusal çocuk ve gençlik edebiyatı sempozuyumu düzenlenmişti.  Bu sempozuyumda  izlediğim  bir oturumda  araştırma görevlileri hazırladıkları bir anketi sundular. Çocuk edebiyatı yararlı mıdır, çocuk edebiyatı yetişkin edebiyatından farklı mıdır gibi  yanıtları önceden bilinen  sorularla geliştirilmiş uzun  bir anketti bu.  Neden böyle anketler yapıldığını, bunun anlamının ve iletisinin ne olduğunu anlamakta zorlanıyorum. Öte yandan hangi kitaplar okunuyor, kitap seçimi nasıl yapılıyor, iyi bir çocuk kitabını belirleyen ölçütler nedir, bu tür sorular gündeme bile gelmemişti bu oturumda. Belki de araştırmacılar da araştırmaya katılanlar da hiç  çocuk kitabı okumamışlardı. Önemli bir sorun da  çocuk ve gençlik kitaplarını nasıl okuduğumuzdu. Gene bir oturumda sadece özet verilmekle yetiniliyordu.  Yazar  öyküsünü nasıl kurgulamış,  nasıl bir söylem biçimini benimsenmiş, çocuk bakışını  yakalanabiliyor mu, ideolojik güdümlenme var mı,  bütün bunlar gündeme bile gelmemişti. Çocuk edebiyatının yetişkinler için yazılan yazınsal metinlerde olduğu öykü ve söylem düzleminde okunması, çözümlenmesi, yorumlanması, bu bağlamda metinin dilinin,  gönderme alanlarının, anlamsal boyutunun ve katmanlarının, iletisinin  metinde kullanılan imgelerin, motiflerin ve eğretilemelerin gözönüne alınarak çıkarılması önem kazanıyor. Nitelikli çocuk edebiyatının özelliği çocuklara olduğu kadar yetişkinlere de seslenebilmesi. Çünkü sonuçta yetişkinler çocuklar  için çocuk kitaplarını okuyan, seçen ve değerlendiren aracı konumundalar.  Ayrıca günümüzde çocuk ve yetişkin arasındaki sınırlar da yavaş yavaş çözülmeye başlamış. (Her yetişkinin içinde çocuğun, her çocuğun içinde de  yavaş yavaş  gelişmekte olan bir  yetişkinin olması). Özellikle çocuk klasiklerinin  hem çocuklara, hem de yetişkinlere seslenen bir gücü olması da  buna örnek gösterilebilir. Çocuk edebiyatının alımlanmasında yetişkinler için yazılan yazından farklı olarak çocuğa görelik de önem kazanıyor. Çünkü  nitelikli çocuk kitaplarının yetişkinlere seslenme gücü olsa bile, çocuk kitaplarının birincil okuyucusu gene de çocuk. Kuşkusuz çocuğa göreliği belirlerken çağdaş dünyada çocuğa nasıl bakıldığı,  bugünün çocukluk anlayışının ne olduğu önem kazanacaktır.Çünkü çocuğa görelik de tarihsel süreç içinde değişen bir kavram.  Bu açıdan çocuk edebiyatını değerlendirirken  çocuk okuyucunun yaş, yaşam deneyimi ve alımlama kapasitesinin  ve içinde bulunduğu ortam ve koşulların gözönüne alınması gerekiyor.

Okuma kültürünün geliştirilmesi

Kitap seçimi ve kitabın alımlamasından sonra ki aşama bu kitabı çocuğa nasıl iletebileceğimiz. Bu bağlamda yaptığımız  çeşitli çalışmalardan somut  bir örnek vereceğim. ÇYDD ve  İstanbul Üniversitesi Tiyatro Bölümü’yle işbirliğiyle hazırladığımız yaratıcı okuma projesinde beş ilköğretim okulundan seçilen yüz elli öğrenciyi hedefliyordu. Okullara özenle seçilen on’ar çocuk kitabı dağıtıldı ve her okuldan otuz öğrencinin  bu kitaplardan birini seçip okunması istendi.Kitaplar okunduktan sonra her çocuğa üniversite öğrencilerinin formasyon dersi çerçevesinde hazırladıkları yaratıcı okuma dosyaları verildi. Dosyalarda o kitabın konusuyla ilgili  hem düşündürücü, hem de yaratıcı sorular yer alıyordu. Amacımız çocuğun okuduklarını anlaması,  okuduklarıyla kendi yaşamıyla bağlantı kurması ve  yaratıcılığını geliştirmesiydi. Bu nedenle dosyalar hazırlanırken bol görsel malzemeden de yararlanmıştık. Bu proje ilköğretim öğrencilerine olduğu kadar, onların öğretmenlerine ve bu çalışmaya katılan üniversite öğrencilerine yaratıcılığın yollarını açmıştı.  Sonraki yıllarda Mavisel Yener, Sevim Ak, Seza Aksoy, Nazan İpşiroğlu gibi çeşitli yazarların katılımıyla çocuklara  kitaplar ısmarlandı ve bu kitaplara gene yaratıcılıklarını geliştirici dosyalar hazırlandı. Yaratıcı okuma dosyaları öğrencilerin kitabı daha iyi anlamalarını, sorunlarını belirlemelerini, sorgulamalarını, okuduklarıyla  kendi yaşamları arasında bağlantılar kurmalarını etkinlikler içeriyor. Kitaplar resim okuma (Resimlerle Konuşalım, Nazan İpşiroğlu), şiir (Şiiri saldım Gökyüzüne, Mavisel Yener), fantastik öykü (Gökte Biri Var, Sevim Ak),  (Şişko Patates, Seza Aksoy) mail-roman (Şimdiki Çocuklar Hala Harika, Zehra İpşiroğlu) gibi farklı türleri içeriyor ve beslenme sorunu, teknolojinin düş gücününü  tüketmesi, otoriter aile ve okul sistemi gibi sorunları içeriyor ve bugün bir çok okullarda kullanılıyor. Önümüzdeki yıl Can yayınlarında bu kitaplar yeniden yayınlanacak. Bütün bu çalışmalar yeni bir arayış içinde olan öğretmenlere de öyle bir yol açmıştı ki, bir çok öğretmen çalışmasını bu çizgide sürdürerek okuma dosyaları hazırlamaya başladılar. “Gergedan Oyunu” kitabım üstüne  yaratıcı bir öğretmenin hazırladığı  çok güzel bir çalışma dosyası daha kısa bir süre önce elime geçti. Bugün okuma kültürünün geliştirmesini hedefleyen bir çok okulda bu yöntemin uygulandığını söyleyebilirim.

 

 

Zehra İpşiroğlu Mart 2011, Evrensel Kültür

SESİMİZİ DUYUYOR MUSUNUZ?

Güneş’in Çocuklarının İzinde-Sevim Ak’la  söyleşiler

“Kuran kursuna gittim abla. Çok şey öğrendim valla.Artık cehennemde  yanılmıyormuş biliyor musun? Yanmak kalkmış, onun yerine yüz yıl işkence konmuş…Yılan, örümcek yemek, kor ateşte yürümek gibi şeyler..”

Çocukluğun izinde

Aynı zaman diliminde, farklı yüzyıllarda yaşanıyor toplumumuzda. Kentlerdeki yaşamla doğu Anadolu’daki yaşam arasındaki uçurum baş döndürücü.   Öte yandan kentlerde de farklı sosyal katmanlardan gelen  insanlar aynı zaman diliminde kentin farklı mekanlarında çok farklı dünyalarda yaşıyorlar.Çocuklar yetiştikleri ortam ve koşulların küçük insanları  olarak bu kopukluğu nasıl yaşıyorlar?  Farklı  sosyal katmanlarda ve yörelerde  çocukluk ne anlama geliyor ?  Taş atan çocuklar örneğinde gördüğümüz gibi politik yönlendirilmelerin, baskının ve şiddetin ne derecede etkisi altındalar?  Ataerkil bir toplum yapılanması içinde kız çocukları, erkek çocuklardan farklı olarak  ne tür sorunlar yaşıyorlar? Yetişkinlerin çocuklara bakışı  ve ilişkileri farklı katmanlarda nasıl gelişiyor? Çocuk uzmanları, yazarları ve eğitimciler  bu konuya nasıl  yaklaşıyorlar? “Büyüklere saygı, küçüklere sevgi” deyişinin geçerliğini çoktan yitirmiş olduğu bir çağda yaşamamıza karşın,   toplumumuzda çocuklar ne dereceye kadar  birey olarak kabul ediliyor ve saygı görüyor? Çocuk hakları konusunda dünya genelinde hangi konumdayız?

Çocuk ve gençlik yazarı Sevim Ak’la“Güneşin Çocukları”kitabından yola çıkarak bu soruları tartışıyoruz.. Yazar  Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nin bir projesi olarak  (Proje yöneticisi:  İlkyar Vakfı’nın başkanı Prof. Dr. Hüseyin Vural) Gezici Deneyler projesi kapsamında gönüllülerle birlikte yedi yıl boyunca  gezdiği  140 yatılı ilköğretim bölge okulundaki  (Yibo) yaşantılarını ve gözlemlerini bizimle paylaşıyordu bu kitabında “Bu çocukların kimi tarlalarda, bahçelerde çalışıyor, kimi hasta yaşlı anne babasına bakıyor, eve gider gitmez mutfağa koşup yemek pişiriyor, koyun güdüyor, tezek topluyordu..Onlar okulsuz köyleri, öğretmensizliği, kardan, çığdan kapalı köy okullarını, selden, depremden yıkılmış okulları, kitapsızlığı, okula gelebilmiş bir kız öğrenci olmanın ayrıcalığını, yarının belirsizliğini biliyorlardı” diye anlatıyor “Güneşin Çocuklarını”. 

Bu kitap yayınlandığından bu yana  güncelliğini  hiç yitirmedi. Çünkü  görünmeyenlerin  sesini dile getiriyor, unutulanların, ötekileştirilenlerin, yok sayılanların…Onlar çocuklar, ama çocukluklarını yaşayamıyorlar. Kendilerini nasıl bir geleceğin beklediğini  çok iyi bildikleri için düş bile kuramıyorlar ya da düşleri anlattıkları masallarla birlikte uçup gidiyor.

Çocukların penceresinden

Anadolu’daki çocukların sesini dile getirdiğiniz “Güneşin Çocukları” kitabının  bu konuyu ele alan  benzer röportaj kitaplarından belirgin bir farklı var. O da çocuk bakışını yakalamış olmanız.  Bizde genellikle “çocuk bakışı deyince” belki de çocuk nasıl olsa anlamaz düşüncesiyle, yani çocukları küçümseyerek gerçekleri güzelleştirmek, idealize etmek, kimi kez sadece soyut, masalımsı bir gerçek yaratmak geliyor akla, sizce çocuk bakışı nedir?

Bence çocuk bakışı, çocuğun olanca doğalığı ve gerçekliği içinde, has diliyle özgürce kendini ifade edebilmesi demek…Kitapta sözü edilen  köy çocukları başlangıçta kentten gelen ağabey ve ablalarına karşı çekingen ve kapalı davransalar da, iletişimdeki  samimiyet bir süre sonra  yüreklerin en dibindeki duyguların ortaya dökülmesini sağlıyordu. Ben aslında çoğunlukla dinleyici rolü üstlendim. Çocuklar duruşlarıyla, küçük mimikleriyle, sözleriyle  kendi somut gerçekleriyle ilgili küçük ipuçları verdiklerinde onları dinlemek arzumu açığa vurdum, sorunlarını hissettiğimi başıma küçüklüğümde gelen bazı olaylarla bağ kurup paylaşarak belli ettim. Kendisine kulak verildiğini, eşit ilişki kurulduğunu, yüreğine dokunulduğunu hisseden çocuk olanca doğallığıyla gönlündekileri ortaya koyabiliyor. Burada doğallığın, içtenliğin olduğu gibi açığa vurulmasında  güven ve anlaşılma isteği çok baskın geldi. 

Anadolu’daki çocukların  kentsoylu çocuklara göre kapalı olduğunu, ancak kendilerine sevecenlik ve sabırla yaklaşıldığında  açıldıklarını söylüyorsunuz. Bu gözleminiz de yöreden yöreye değişmiyor mu?   Son üç  yıldır Fethiye ve çevresindeki köylerde düzenlediğimiz doğrudan  çocukları ve gençleri hedef alan  kültür ve sanat günleri  etkinliklerinde bizler tam tersi gözlemlerde bulunduk.  Çocukların    yaratıcı drama, film atölye çalışmaları, sanat çalışmaları, yaratıcı yazma ve okuma vb. etkinliklere  katılımlarında hem  motivasyonları, hem de performansları  çok yüksek. Dört elle sarılıyorlar kendilerine tanınan bu olanağa.  Belki de yaşamlarında ilk kez birlikte bir şeyler üretmenin keyfine varıyorlar. Acaba  çocukların duruşları yaşadıkları coğrafya ve yöreye göre değişiyor mu? Siz de Anadolu’da farklı bölgelerde gezdiğinize göre böyle gözlemlerde bulundunuz mu?

Aslında yöreden yöreye çok derin   farklılıklar bulunduğunu söyleyemem. Köy çocuklarının hangi yöreden gelirlerse gelsinler ortalama bir profilleri varmış gibi gözüküyor. O kadar ki her yeni okula geldiğinizde ‘ben buraya daha önce de gelmiştim duygusuna kapılıyorsunuz.Çocukların ilk çekingenlikleri kırıldıktan sonra motivasyonları, katılımları artıyor.  Örneğin, küçük çocuklarla masal canlandırma etkinliği yapıyorduk. Kimse dışarıda kalmak istemiyor, herkes bir rolün ucundan tutmak istiyor. Roller için tartışıyorlar, kırılıp üzülüyorlar. Hayal kırıklıklarına yol açmak istemiyorum ama  zaman zaman çıldıracak gibi oluyordum. Yer, zaman kısıtlı. Yalnızca ders aralarında ve öğlen tatilinde prova yapabiliyoruz.  Akşam kostümlü gösteri olacak. On dakikalık bu oyunun hazırlanış aşamasından tarifsiz şeyler yaşanıyor., sözgelimi kral rolünü  oynayan çocuk rolünü bırakıp evde felçli yatan annesine  ekmek arası  götürüyor, onun yerine başka bir çocuk rolü üstleniyor. Çocuklardan biri tam repliklerden birini söylerken “keçimiz sakatlandı, acaba ölmüş müdür,” diye ağlamaya başlıyor.  Bir başkası “Babam hasta olmasaydı bugün gelecekti, neden gelmiyor acaba çok mu kötü, aksi gibi köyde de telefon yok” diye yakınıyor. Böylece tiyatro ve yaşam iç içe giriyor.Oyuna sekiz çocuk katılıyorsa, yaklaşık yirmi, otuz çocuğun içinde roller durmadan değişiyor, bu arada ben oyuna katılan tüm çocukların köydeki, okuldaki öykülerini öğreniyorum. Onlar o dağınık halleriyle yaşamlarında neler olup bitiyorsa hepsinin ipuçlarını size veriyorlar, rollerine konsantre olmaları ise sadece bir an meselesi. Böylece çocukları gözlemleyerek dünyanın bilgisine ulaşabiliyorsunuz. Tabii benim için ise bu tarz bir  hazine gibi. Çünkü çocukların köydeki gündelik yaşamını, sorunlarını, hayallerini birinci elden duyabiliyorum.

Dil duvarı

Doğu Anadolu gezilerinizde dil engeline  takıldınız mı? Yani Türkçeyi çok az bilen kendini ifade etmede  aşırı zorlanan, belki de hiç  edemeyen çocuklar da  var mıydı? Bu bağlamda küçük bir anımı aktarmak istiyorum.  Berlin’de  yüksek öğrenimimi sürdüğüm yetmişli yıllarda geçimimi sağlayabilmek için bir okulda Almanca  öğretiyordum göçmen çocuklarına.  Fatma adında küçük bir Kürt kızı geldi sınıfıma. Tek kelime Türkce bilmiyordu.  Üstüste elbiseler giymişti, ürkek, vahşi ve saldırgandı. Kendisine verdiğimiz defterleri paramparça edip çöpe attı. Üstüne gitmedim, çünkü bizlere alışması zaman alacaktı. Günlerce, haftalarca hiç konuşmadan vahşi gözlerle bizleri izledi. Bir gün çocuklarla Memori oynuyorduk. Birden aramıza katıldı, o da oynamak istiyordu. Sevindiğimi hiç belli etmedim. Oyunda birbirine benzeyen resimleri bulmak gerekiyordu, en çok bulan da en yüksek puanı alacaktı. Fatma’nın oyunu kazandığındaki sevincini unutamıyorum. Ona sarılıp kutladım onu. O günden sonra da yarı Almanca yarı Türkce yarı Kürtce konuşmaya başladı. Aramızdaki buzlar çözülmüştü. Anadili Kürtce olan çocuklarla ilgili buna benzer yaşantılarınız sizin de oldu mu?

Tabii dil başlıbaşına bir engel. Anadili Türkçe olmayan çocuklar, kentli çocuklarla aynı düzeyde başarıyı yakalayamıyorlar. Özellikle Van’ın, Diyarbakır’ın köylerinde birinci sınıfta Türkçeyi bilmeyen çok çocuk vardı. Muşta da öyleydi.  

Muş Malazgirt’in Aynalıhoca köyüne gittiğimizde benden çocuklara masal okumam istenmişti. Ben de çocukları bir odaya toplayıp onlara dünya masallarından seçtiğim bir iki örneği okudum, bir yandan da anlatılanları destekleyici  çeşitli resimler gösteriyordum . Çocuklar beni  büyük bir sessizlik içinde inanılmaz bir saygıyla dinliyorlardı.  Ama  yolunda gitmeyen tuhaf bir şey vardı. Çocuklar sanki taş kesilmişlerdi, hiç kıpırdamadan oturuyorlardı. Tamamiyle tepkisizler. Bir iki soru sorayım, karşılıklı konuşma ortamı yaratayım istedim.   Kocaman  gözlerle  hiç kıpırdamadan bana bakıyorlardı.

Neden sonra bu çocuklardan hiç birinin Türkçe bilmediğini öğrendim.  Düşünebiliyor musunuz kırk dakika boşuna konuşmuşum onlarla. O gece çok ağlamıştım,  burada benim işim ne, ben hiçbir şey yapamayacağım, her şey anlamsız  duygusu…

Bu yörelerde çocuklar  üçüncü, dördüncü sınıfa geldiklerinde Türkçe’yi heceleyerek okuyorlar.Sorunu çözebilmek için anaokulları zorunlu hale getirildi, artık çocuklar okula  başlamadan Türkçe’yi öğrenebilecekler.

Çocuklara dokunmak

Alt katmandan gelen çocuklarda öteden beri  gözlemlediğin önemli  bir olgu onlara dokunmak. Kedi gibi sokuluyorlar, sarılıyorlar, sizin sıcaklığınızı hissetmek istiyorlar…Bunu neye bağlıyorsunuz? Sevgi ve ilgi  eksikliğine mi?

Sevgi, şefkat, ilgi beklentisi. Anne-baba, kardeş sıcaklığına en ihtiyaçları olduğu dönemde altı yaşında yatılı okula gönderilmişler. Uykularında annelerini sayıklıyorlar, ders ortasında annemi özledim diyerek ağlıyorlar. Çok çocuklu ailelrde çocuklar bekledikleri sevgiyi alamıyorlar. Kaza geçirsem de annem benimle ilgilense, hastalansam da annem başımda beklese…diyen  çocukla karşılaştım. Yabancılarla karşılaştıklarında ilk dokunma isteğine tepki, geri çekilme ya da kaçma şeklinde oluyor. Çünkü okulda, köyde elini tokat atmak için uzatmış büyükler çıkmış karşılarına. Bir anda  ilk kez karşılaştığı birinin kendilerine  sevecenlikle yakınlaştığını hissedince  yavaş yavaş duvarlar yıkılıyor. Kedi gibi sokulmaya başlıyorlar. Aslında hiçbir şey söylemeden de, dokunarak, gülümseyerek, elinin sıcaklığını vererek  öyle bir yakınlık kuruluyor ki, çocuklar en derin sırrını bile açmakta sakınca görmüyorlar.

Çocukları dinleyerek onlarla eşit düzeyde bir iletişim kurabiliyorsunuz. Belki de  yazdığınız çocuk kitaplarının piyasadaki sayısız çocuk kitaplarından ayrılan  özelliği de bu.  Çocuğu sizinle eş değerde bir birey olarak görebilme yeteneğiniz. Bu  yaklaşım toplumuzda, sanırım çok otoriter bir yapılanmamız olduğu için yerince benimsenemiyor. Ne yazık ki çocuğa eşit düzeyde yaklaşmada  en çok zorlananlar doğrudan çocuklarla uğraşanlar eğitimciler tabii ki çocuk yazarlarının da çoğu... Sizi özel  kılan bu yeteneğinizi neye borçlu olduğunuzu düşünüyorsunuz?

Bu  kendiliğinden gelişen bir şey. Ben çocukları dinlemesini çok seviyorum. Onları dinlerken benim de aklıma kendi çocukluğumda karşılaştığım benzer olaylar geliyor. Karşılaştırıyorum, benzerlikleri yakalıyorum. “Böyle mi düşünüyorsun, evet ben de öyle düşünürdüm” gibi, onu dile getirdiğim anda “Aaa Sevim abla sen de mi aynı şeyi yapmıştın!” diye seviniyorlar. Diyalog çok zorlanmadan kendiliğinden kurulmuş oluyor. Yani “Sen bugünden şunu şunu yapmalısın, hedeflerini şimdiden saptayıp kararlı bir şekilde ilerlemelisin, engelleri yıkmalısın, bana söz vermelisin,” gibi afaki akıl vermeleri gerçekçi bulmuyorum. Çocuk uzmanlarına göre pırıltılı bir model değilim belki de.  Çocuklara kulak verirken onların koşullarını göz ardı etmeden, kendi yaşantımdan, öykülerden paralel örnekler vermem belki daha kalıcı ve etkileyici bir iletişime kapı açıyordur. “Çünkü Sevim abla da benim gibi zorluklar, kırgınlıklar yaşamış, hayalleri tuz buz olmuş ama sonunda da bir yerlere gelmiş” diye düşünüyorlar.

Çocuğun dünyasını keşfetmek, anlamak istiyorsunuz ve gerçekten merak ediyorsunuz, bu bağlamda da antenlerinizi sonuna kadar açıyorsunuz.Uzmanlarda şöyle bir şey var, hiç de merak etmiyorlar, sadece bir şeyleri öğretmek ya da dayatmak istiyorlar, yani  sanırım  amaç farklı.

Evet, Senin  hayatının zorluklarını, hayata bir adım geriden başladığını biliyorum. Sen biraz daha gayret sarf edersen zorlukları aşabilirsin, gibi yaklaşımlar, kalıp sözlerle yol alınmayı sakıncalı buluyorum. Şehirli ve ekonomik sıkıntısı olmayan, fayda amaçlı yaklaşılmayan çocuklara önerilebilecek, batının gelişmiş ülkelerinden alınmış, hazır formüllerin gücüne inanmıyorum.  Her biri farklı dünyaya sahip çocuğa kulak verip, ne düşünüyor, ne istiyor, ne hayal ediyor gibi soruların izini sürmek anlamlı geliyor bana. Hem evinde hem okulunda çifte sorumluluklar yüklenmiş, çocukluğunu doyasıya yaşayamamış köy çocuğunun bambaşka bir gerçeği var. Tepeden inme öğütlerin, yol göstermelerin bu çocukla güçlü bağlar kurması, etki bırakması mümkün değil.  Anadolu yolculuklarımız sırasında geceleri uykuya dalmakta zorlanırım. Gün boyu hüzünlü bir sürü öykü dinlerim.Geceleri Yibo’larda çocuklar birlikte yatarız. Ranzalara çocuklar yazılar yazmışlar, onlara takılır gözüm. Biri ayrılırken küçük bir not bırakmış biri şu tarihlerde burada yaşadım diye yazmış…Giysi dolaplarının kapaklarındaki buğulu aynaları, güzel sözlerini, şarkıcı resimlerini, aile fotoğraflarını, süs,püsü,incik, boncuğu gösterir çocuklar.  Belki de antenlerim çok açık olduğundan bütün yolculuk boyunca inanılmaz bir  gerginlik hissederim.  Sonra gece boyu  yatakhanede durmadan bir şeyler olur, biri ranzadan düşer, ağlar kimi, biri uykuda konuşur. Aynı yatağı paylaşan iki arkadaş fısır fısır sorunlarını anlatır. Ya da çocuk köyden yeni gelmiş. Evinde tuvalet yok. Gece sıkışmış, ne yapacağını bilemeyince koridora ya da koğuşun ortasına çişini bırakıverir. Yani gece boyu da durmadan bir şeyler olur,  gerilimi atamam üzerimden.

Çocukların düşleri, hayalleri

Doğu Anadolu kökenli  küçücük kızlara “ilerde ne olacaksınız, düşleriniz nedir?” diye sorduğumda bir kaçı kıkırdayarak “Biz satılacağız” yanıtını vermişti. Satılma onlar için doğaldı, bu nedenle de hiçbir düşleri yoktu. Bu tür çocuklarla da karşılaştınız mı? Kız çocuklarla erkek çocukların hayalleri farklı mı, yoksa ortak bir şeylerde var mı?

Bazı köylerde çocukları bebek yaşta nişanlamışlar. Bir köy okuluna gidiyorsunuz, altı, yedi yaşındaki çocukların hepsinin bir nişanlısı var. O da aynı sınıfta okuyor. Birbirlerini gösteriyorlar, bu benim ki, bu senin ki diye. Kayseri civarında ÇYDD’ nin  bir kitap projesi bağlamında bir köy okuluna gitmiştim. Kızların çoğu nişanlıydı; öğrenimleri bitince evlendirilecekler. Kimi on yedisine kadar bekleyip öyle evlenecek, kimi ailenin onayıyla daha önce evlendirilecek filan. Kız çocuklarından bazıları çok üzülüyor, benim öykümün farklı olmasını istemiyorum diyordu. Grubumuzun içinde tanınmış gazeteciler vardı, köy kahvesine gidip  babalarla bu konuyu konuşmayı denediler..Ama konuşmayla olur mu?  Köydeki  zihniyet bu.  “Bizim burada böyledir, siz işinize bakın,” deyip çıkıyorlar işin içinden. O insanların yaşamlarında yeriniz olmadan fikirlerinizin benimsenmesi bile olası değil. Kız çocukları arasında en korktuğum şey, aile düzenimizin bozulması, diyenler öyle çok ki…Kız, ailenin kararına karşı çıkarsa, kendi hayallerini ortaya koyarsa aile parçalanırı, bölünürse ve hele o neden olursa, ölüm yanında hafif kalır diye düşünen kızlar var…Erkek çocuklar için de şartlar çoğu köyde içaçıcı değil. Onlar da babanın sorumluluklarını küçük yaşta üstleniyor, iş hayatına giriyor, tarlada çalışıyorlar. Erkek çocuk yüksek eğitim görmeyi isterse önü kız çocuğa göre daha açık. Yine de çok kolay ve engelsiz değil. Okullarda karşılaştığımız çok zeki erkek çocuklardan bazıları ilköğretimden sonra okuyamayacaklarını, çünkü ailesinin amca ya da abi yanına çalışmasına ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Kimi erkek çocuğun yaşam çizgisini babası çiziyordu,  ancak imam olmalarına izin verilen çocuklar vardı.

Gözlemlerime göre  Anadolu’daki kızların pek çoğu hemşire, öğretmenlik gibi mesleklerin yanısıra polis olmayı hayal ediyor. Küçük bir kız bunu şöyle dile getiriyordu “Polis olursam, güçlü olurum. Kimse bana karışmaz. Eve istediğim zaman gelir, istediğim zaman çıkarım. Herkes bana saygı gösterir. Yani polis olmak, silah kullanmayı öğrenmek erkek kadın eşitliğini kazanma doğrultusunda önemli bir adım. Bir yerde erkil bir sistemde kendini bir erkek gibi kabul ettirmek anlamına geliyor. Bugün güvenlik görevlisi olan Antakya kökenli genç bir kız da  bana polis okulunda  kendini gerçi çok baskı altında duyduğunu, ama dişini sıkıp da mezun olduktan sonra yeniden doğmuş gibi olduğunu anlatmıştı. Mezun olur olmaz ilk yaptığı iş kendine koca bir motosiklet almak olmuş. Şimdi motosikletle kentte gezerken kendini güçlü ve bağımsız duyduğunu, bundan dolayı da inanılmaz bir mutluluk yaşadığını söylüyor.Bu konuda  sizin de benzeri gözlemleriniz oldu mu?

Polislik mesleğini seçenler çoğunlukla dizilerde gördükleri polis modelinden etkilendiklerini söylüyorlar. Serüven duygusu yaşamak, güçlü ve dokunulmaz olmak cazip geliyor. Ailede haksızlık, yerini bulmayan adalet duygusu gibi sorunlar varsa, çocuklar bu aksaklıkların yaşanmaması için de bu görevlere talip olmayı istiyorlar. “Babam mahkeme köşelerinde öldü!” “Dinimiz, rengimiz, doğduğumuz yer yüzünden baskı gördük,” diye serzenişte bulunanlar polis olmayı hayal ediyorlar. Ayrıca son yıllarda televizyon dizilerinde bolca rastlanan “özel tim” kahramanları da erkek çocukların hayallerini süslüyor.

Anadolu’da yetişkin çocukların ilk sordukları soruların başında “Çocuğunuz var mı?” sorusu geliyor. “Yok” yanıtını verirseniz size özürlüymüşsünüz gibi bakıyorlar.  Çünkü bir kadının değeri ancak çocuk, özellikle de erkek çocuk doğurmayla belirginleşiyor. Benzer bir gözleminiz sizin de oldu mu?

 Evet..Benim çocuğum yok diye çok üzülenler, gözleri yaşaran çocuklar oldu. Köylerindeki hocaya, şifalı suya yönlendirenler, muska yazmak isteyenler, mektubuna “bebek duası” koyanlar oldu.  “Saçayağı bulalım sana abla… Saçayaktan hoplayarak üç kere atla, üç kere oğlum olsun de,”diyenler. Elma ağacının altına yat, üç olgun elma ye, diyenler çıktı.  Kimi çok çocuklu ailelerin kızları onları evlat edinebileceğimi söyleyerek beni teselli etmek istiyorlardı.

 Doğu’da, güneydoğu’da erkek çocuk doğuran anneler daha çok itibar görüyor. Bazı erkek çocuklar kaç kardeşin var diye sorduğumda yalnızca erkek kardeşlerinin sayısını söylüyorlardı. Kız nasılsa emanet gibi, evlenecek evden uçup gidecek, asıl olan erkek çocuk.

Sizi umutları ve hayalleri içinde  en  çok etkileyen ne oldu?

Çocukların bir an önce büyüme isteklerinden etkilenmiştim… Ne çocuk, ne de yetişkin sayılıyorlardı… Çocuk oldukları için okullarda eğitilmek, bir sürü dersin üstesinden gelmek durumundalar, yetişkinlerin beklentisiyle de tarlada, işte, evde çalışmak durumundalar. Sorumlulukların bir bölümünden  kurtulsalar kendilerini daha iyi hissedecekler. İşten, evde çalışmaktan kurtuluş yok… Okuldan kurtulmak istiyorlar… “En büyük hayalim saçımın beyazlaması” diyen çocuk beni çok etkilemişti. Bir de son yıllarda erkek köy çocuklarının bazılarından şehit olmak isterim, sözleri dökülüyor. Köyünden bir şehit cenazesi kalkmış oluyor, komutanlar geliyor, devlet töreni yapılıyor, bundan etkileniyor çocuklar. Kahraman olarak algılıyorlar bayrağa sarılı tabutun içindeki genci.

Hukukçu olmak isteyen çocukların sayısının fazlalığı ilgimi çekiyor. Özellikle doğu insanına ayrımcılık yapıldığına inanıyorlar, bu sorunu çözmeye aday görüyorlar kendilerini. Doktor olmak isteyen çocuğun ya felçli kardeşi ya da sürekli tıbbi bakıma ihtiyaç duyan bir aile büyüğü bulunuyor. Köylerin bir çoğunda doktor, hemşire, hatta sağlık memuru bulunmuyor. Hocalardan medet umuluyor, bıçak kemiğe dayanınca km.lerce uzaklıktaki ilçe ya da ile naklediliyor hastalar.

Çocukların yazdıkları öyküler içinde onların yaşadıklarına dair ipucu veren çarpıcı bir kaç örnekler de var mıydı?

Kız çocuklarının bir çoğu okuldaydı ama kendini diken üstünde hissediyordu. Annesi yeni bir bebek doğurursa, tarlada, hayvan bakımında zorlanırsa okuldan alınacağını biliyordu. “Bu dönem okuyorum ama her an gidebilirim,” diyen kız çocuklarının sayısı azımsanmayacak kadar fazla. Evindeki sıkıntıları, annesinin hastalığını, babasının işsizliğini dert edip ailesi için neler yapabileceğini düşünüyor çocuklar… eve gittiğinde yemek yapan, yerleri süpüren, tarla, hayvan işlerine bakan, evde ders kitabının kapağını kaldırmaya fırsat bulamayan çocuklar var. Oyun oynamayı çoktan unutmuşlar, ineğine yemek vermeden, sofraya  oturamayan zamanından önce büyümüş çocuklar bunlar.  Öykü oluşturma etkinliğimize yazmaya hevesli çocukları çağırıyordum. Gelen çocukların bazıları ilk kez bir öyküyü baştan sona kaleme alacaktı. Bu işi öğrenmek amacıyla gelmişlerdi. Öykü yazıp ailenin geçimine katkıda bulunabilirler miydi? Bir öykünün ederi ne kadardı, bunları bilmek de istiyorlardı. İçlerinden birkaçı utangaçça, gözlerime bakmadan bu soruyu sordu.

 Gene Anadolu’daki gözlemlerimden biliyorum ki,  genellikle okullarda çocuklar Yaşar  Kemal’in, Aziz Nesin’in adını bile duymamışlar. Siz de kitabınızda onların nasıl  Evliyaların yaşamı, mucize ve kehanetler gibi kitapların dışında bir şeyi bilmediklerini anlatıyorsunuz. Bu açıdan  da sizlerle karşılaşma onların yaşamına yepyeni bir  boyut getiriyor. Sizin kitaplarınızın içinde en çok  hangisini, neden sevdiler?

Çocuklar ders kitaplarında okuma parçaları olan birkaç yazarın adını biliyorlar. Bizim etkinliklerimizde çocuğun  bir yazarla gün boyu birlikte olup onun karakterine yakınlık duyup öykülerini ve yazma serüvenini kendi ağzından dinlemesi ilgi oluşturuyor. Ben köy çocuklarına yüzün üstündeki öykülerimin içinden kendilerinin bildiği yaşamlara daha yakın kahramanların başından geçenlerinin okuyorum. Bu öykülerle kendi öyküleri arasında paralellik kurmalarını istiyorum…Gittiğimiz okullara 700 kitaplık çekirdek kütüphaneler oluşturuyoruz. İçlerinde benim kitaplarım  da var… Kütüphane kitaplarını çocuklarla birlikte kutularından çıkarıp, kütüphaneyi hep beraber kuruyoruz… Getirilen kitaplar içinden benim kitaplarımı okumak isteyenlerin sayısı biraz daha fazla oluyor…Çünkü artık bilip, tanıdığı bir yazarla haşır neşirler. Yolculuklardan sonra çok sayıda kütüphanenizdeki şu kitapları okudum diyen mektuplar geliyor… Mahalle Sineması’nı, Babamın gözleri Kedi gözlerini, domates Saçlı Kız’ı, Güneşin çocuklarını, Gözlerinde Güneş var’ı  çok okuyorlar.

 Çocuk ve Gençlik Yayınlarında Toplumsal Cinsiyet

Ders kitaplarında cinsiyet ayırımcılığı

Kadının toplumdaki yeri ve konumunun sorgulanması, cinsiyet ayırımcılığına karşı çıkılması   yıllardır   roman ve öykülerimizin  ağırlık noktasını oluştururken, çocuklara ve gençlere yönelik yayınlarda  genellikle bu konu  ya gözardı ediliyor ya da bilinçli bir biçimde ayırımcılığı savunan bir söylem benimsetilmeye çalışılıyor. Okullarda okutulan  ders kitapları cinsiyet ayrımcılığını doğal bir biçimde destekliyor. Örneğin ilkokullaraki Hayat Bilgisi derslerinde gerek kullanılan görsel malzemede, gerek aktarılan bilgilerde  erkek ve kız çocuklar belli rollere göre yönlendiriliyorlar. Baba evde televizyon izler, erkek çocuk oyun oynarken, anne ev işleriyle uğraşıyor, kız da ona yardım ediyor.Ama bu sadece küçük bir örnek. Cinsiyet ayırımcılığını bütün ders kitaplarında görüyoruz.[1] Örneğin matematik dersindeki bir ödev çok çarpıcı ‚Bir okulun 400 öğrencisinden  yüzde dördü kız öğrencidir. Bu okuldaki kız öğrencilerin sayısı kaçtır?’[2]  Sabancı Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada

incelenen lise edebiyat kitaplarında  440 erkek yazardan sözedilirken,

9 kadın yazardan sözediliyor.[3] Bu yazarlar Leyla Saz, Şuküfe Nihal, Halide Edip gibi seksen yıl öncesinin yazarları. Sanki o günden bu güne hiç kadın yazar olmamış gibi.Yalnız ders kitapları değil, Eğitim Bakanlığının çıkardığı çocuk kitapları da bu tür örneklerle dolup taşıyor.  Resmi ideolojinin  yıllardır planlı ve programlı bir biçimde nasıl bir cinsiyet ayırımcılığı yaptığını gözönüne alacak olursak, bugünkü genç kuşakta giderek yoğunlaşan tutuculuğa,  örneğin kızların israrla  baş örtüsünü savunmalarına da pek şaşırmamamız gerekir.  Son yıllarda sayıları giderek artan dinci  basın da Çocuklara ve gençlere yönelik  kitaplarla cinsiyet ayırımcılığını başarıyla destekliyor.[4]

 

Toplumsal cinsiyet izleğini belirleyen temel ölçütler:       

 

Ancak resmi ideolojinin dışında kalan  çocuk yazınında son yirmi yıldır bir dönüşüm yaşamıyor. Örneğin bir çok kitapta gözlemlenen ilginç bir olgu  kitapların başkişilerinin kız olması. Altmışlı yetmişli yıllarda yazılan çocuk kitaplarında baş kişiler hep erkek çocukken, bunun değişmeye başlaması belki de Türkiye’de son yıllarda gelişen kadın hareketiyle, kadınların örgütlenerek giderek daha çok söz hakkı olmasıyla ilişkili. Çocuklar için yazan kadın yazarların sayılarının çokluğu da bir başka etken. Ancak doğrudan kızların sorunları üzerinde duran, cinsel ayırımcılık, seksizm, cinsel sömürü, şiddet vb. sorumları irdeleyen yayınlar oldukca az. Oysa toplumuzun özellikl kırsal kesiminde  özellikle kız çocukların yaşadıkları sorunlar, eğitimde kız erkek ayırımı, kızların okutulmaması,  evden kaçan kızlar,  zorla evlendirilme, cinsel taciz vb. olgular azımsanamayacak denli çok.

 

 

 

 

Çocuk ve gençlik kitaplarını toplumsal cinsiyet açısından incelerken, şu ölçütlerden yola çıkabiliriz[5]:

 

1.Erkek çocuğun üstünlüğünün kabul edilmesi

Bu  yukardaki  ders kitabı örneklerinde verdiğim gibi açıkca ortaya çıkabileceği gibi, gizli bir  biçimde de gündeme gelebilir. Sözgelimi roman ve öykülerin başkişilerinin çoğu kez sadece erkek çocukları olması gibi.

2. Kız çocuğun toplumsalleşme süreci içinde  bağımlı bir konumda olması

Kız çocuğun erkek çocuk kadar bağımsız ve özgür yetiştirilmemesi. Baskı ve yasakları çok daha yoğun bir biçimde yaşaması. Bu yaklaşım da bir çok kitaplarda çok doğal bir biçimde kabul ediliyor. Erkek çocuklar çoğunlukla yönlendiren ve keşfeden bir konumdayken, kız çocuklar genellikle ikincil konumdalar. 

3. Ailenin merkez yapılması ve mutluluğun  yalnızca ailede bulunması

Erkek ve kadın rollerinin birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı mutlu aile tablosu çoğu çocuk  kitabının   temelini oluşturuyor. Ayrılık vb. konulara yer verilmiyor,  verilse de  yalnızca olumsuz bir biçimde veriliyor. Bu bağlamda Mine Soysal’ın ‘Eylülde Aşklar’ kitabını

bölünmüş bir ailenin sorununu hiç bir mutlu aile edebiyatı yapmadan gerçekci bir biçinde dile getiren olumlu bir örnek olarak getirebilirim. Ama bu tür kitaplar parmakla sayılacak kadar az.

4. Genç kızın bir  mesleğinin olmasının ve o meslekte çalışmasının yalnızca  evlilik öncesi bir geçiş dönemi olarak gündeme gelmesi. Genç kızın davraış biçiminin hep erkeğe göre belirlenmesi.

5. Çekicilik (erkekler üzerinde), edilgenlik, duygusallık gibi özelliklere kadınsı özellikler olarak özendirilmesi. 

 

Çocuk ve gençlik yayınlarında toplumsal cinsiyet

 

Kitaplara bu ölçütlerin ışığından baktığımızda  üç eğilim göze çarpıyor. Bunları irdelerken  son yıllarda çıkan yayınlardan bazı örnekler getireceğim:

1. Toplumsal cinsiyet sorununu bütünüyle yok sayan kitaplar.Bunu çocuk ve gençlik kitaplarının çoğunda görüyoruz.

2. Bu  konuyu ataerkil toplumun izin verdiği bir çerçeve içinde  çok 

dikkatli ve sınırlı bir biçimde ele alan genellikle de çok fazla sorunsallaştırmadan kaçınan kitaplar. Bu kitaplarda  geleneksel değerler pek fazla sorgulanmadan, toplumun beklentileri doğrultusunda  başarılı  toplumsalleşme süreçleri gösteriliyor. Bu açıdan da bu yayınlar çok satışı olan piyasa yazınının başını çekiyor.

 

Örneğin Nur İçözü ‚Reyhan’da çok  yoksul koşullardan gelen bir kızın  binbir güçlükle parasız yatılı olarak okumasını, aşık olmasını evlenmesini genç okuyucunun hoşuna gidecek bir başarı öyküsü olarak anlatır.  Aynı yaklaşımı çok satışı olan Gülten Dayıoğlu ve İpek  Ongun’un kitaplarında da görüyoruz. Bu kitaplarda genellikle toplumun beklentileri doğrultusunda  başarılı  toplumsalleşme süreçleri gösteriliyor. Dayıoğlu’nun  sevilerek okuan ‘Yeşil Kiraz’ı gibi.

 

Bu tür kitaplarda gündeme gelen ahlaksal değerler de  çoğu kez  okuyucunun beklentileriyle ve toplumun genelgeçer değerleriyle birebir örtüşüyor.  Örneğin İpek Ongun’un ‘Bir Pırıltıdır Yaşamak’ kitabında  anne ile kız arasında modern bir ilişki  varmış gibi   görünse bile,  belli belirsiz bir baskı duyumsanıyor. Genç kız arkadaşlarıyla bir  geziye gidecektir. Annesi bu bağlamda kendisine yazdığı mektupta  içimizdeki gizli polisi harekete geçiren öğütlerde bulunuyor. Davranışlarım bana zarar veriyor mu, bundan utanaca mıyım, saygı duyduğum birinin  yaptıklarımı görmesinden rahatsız olur muyum, yaptılarım beni yalan söylemeye yönlendirecek mi  gibi. Aslında ilk bakışta bu öğütlerin hiçbir tedirgin edici yanı yok. Sonuçta hepimizin yaşamını ve ilişkilerini yönlendiren belli ahlaksal kurallar ve değerler. Ancak ‘yaptıklarım beni utandıracak mı ya da saygı duyduğum birinin bu davranışlarımı görmesinden tedirgin olur muyum’ sorusunun, toplumun özellikle geniş çevrelerinde gündeme gelen ‘başkaları ne der ?’ odaklı mahalle baskısından pek bir farkı olmadığı da söylenebilir.   Çünkü  ‚yaptıklarım beni utandıracak mı?’ sorusu bile ‚ ben kendimi başkalarının gözünde nasıl görüyorum anlamına geliyor çoğu kez.

Oysa önemli olan insanın bir birey olarak kendisini bulması, başkalarına göre değil de kendi seçimine göre karar verebilmesi. Bu bağlamda ‚ben duygularımı nasıl değerlendirebilirim, ne duyumsuyorum, ne yaşıyorum, yaşadıklarım bana ne kazandıracak’ gibi sorular öncelik kazanıyor kuşkusuz.

 

Geçenlerde Namus konusundaki çok ilginç bir fotoğraf sergisinde bir video filmi izlemiştim. Toplumun çeşitli katmanlarından  genç yaşlı insanlara ‘Namus Nedir?’ diye soruluyordu. Burada özellikle genç kuşaktan olanların verdikleri yanıtlar çok şaşırtıcıydı.  Çünkü bu konudaki görüşler,  kız erkek büyük çoğunluğun yalnızca kadın cinselliğinde odaklaşan  namus kavramını  hiç sorgulamadan içselleştirdiklerini ve kadınlar üzerinde kurulan baskı ve denetimi çok doğal karşıladıklarını gözler önüne seriyordu.

 

Aslında günümüz dünyasında belirleyici olan genç kıza özgüven duygusunun aşılanması ve ona  kendi iç sesini dinleyebileceği  bir özgürlük alanının sağlanması. Bu açıdan da  kızlar için geçerli olan bütün değerlerin ve hakların erkekler için de hiç bir ayırımcılık olmadan aynı biçimde geçerli olması gerekiyor. Yalan söyleme olgusunun da üzerinde düşünmek gerekir. Günümüzde pek çok genç kızın yaşamı yalan üstüne kurulu. Bunun nedeni onların yanlış bir davranışta mı bulunması mı, yoksa ailenin ve çevrenin baskısı mı, moda deyimle mahalle baskısı mı?

 

Son dönemde çıkan  ve  gene çok satışı olan kitaplardan Emre Kongar’ın  cinsiyet ayırımcılığı sorununu  yürekli bir biçimde dile getiren, özellikle cinsellik ve bekaret konularında tam bir eşitliği savunan ‘Kızlarıma Mektuplarda’ bile  toplumumuzda doğal sayılan erkek egemen söylemin izlerini görebiliyoruz. Yazar kızlarına yazdığı bir mektubunda  karşındakini dinlemenin ne büyük bir erdem olduğunu açıklarken, erkeklerin konuşan değil susmayı ve dinlemeyi bilen kadınlardan hoşlandığını anlatıyor.[6] Bu noktada konuşma ve dinleme  kadın erkek arasında eşit düzeyde sürdürülen bir diyalog olmaktan çıkıyor.Mektupların  genel söyleminde de Emre Kongar’ın  her şeyi bilen ve açıklayan ve sürekli konuşan  otoriter ve üstün konumunu her an her dakika duyumsuyoruz. Kitapta ağırlıkta olan hep  kendi başarıları ve ayrıcalıklı bir konumda olan başarılı ve üstün kızları. Kısaca başarılı kızlarına öğüt  veren mutlu bir aile portresi çıkıyor. Ama bu kızların hiç bir sorunları olmamış mı, hiç bir engelle karşılaşmamışlar mı, babalarının da kızlarla ilişkisinde kendini çaresiz duyumsadığı hiç bir an olmamış mı, öte yandan kızların annelerinin bu baba kız ilişkisi içindeki konumu nedir?  Bütün bu sorular havada kalıyor.

 

Bu kategoride inceleyebileceğimiz gençlik  kitapların içinde Aytül Akal’ın ‘Kızım Ben Çocukken’ öykülerinde ‘Kızlarıma Mektuplar’daki  her şeyi bilen otoriter   söylemden  uzak. Bu açıdan da bu kitabın hiç didaktik olmayan özgün bir yanı var.Bu kez anlatıcı bir anne. Dokuz ve on beş yaşındaki iki kızıyla ilişkisinde her annenin yaşayabileceği kaygı ve korkuları yaşıyor. Ancak anne kendisini kızlarından kesinlikle üstün görmüyor. Tek sorunu şu çılgın kızlarıyla her şey yüzüne gözüne bulaştırmadan nasıl başa çıkacağı. Kitap anne ve kızlar arasındaki söz çatışmalarıyla gelişen sonderecede komik sahnelerden oluşuyor.  Bu sahnelerde kimi kez roller değişiyor,   anne kendini çocuk gibi duyumsuyor, buna karşılık çocuklar annenin ağızından girip burnundan çıkarak  bugünün  kendine güvenen kentsoylu çocuklarının seslerini dile getiriyor.Bu kitabın güçlü yanı yazarın sorunları bir yetişkinin bakışından gündeme getirse de, hem çocukların söylemlerini ve davranışlarını çok net çıkartabilmesi,hem de  bir yetişkin olarak kendisini de karikatürleştirebilmesi.

Ancak kitap sadece kısa kısa diyaloglardan oluştuğu için, bitememiş bir izlenim yaratıyor. Yazarın hem yetişkinlerin hem de gençlerin sesini  yakaladığı için, anlatı, roman gibi daha uzun soluklu yazınsal türlerde çok başarılı olabileceğini düşünüyorum.

 

Toplumsal cinsiyet sorununu hiç bir kısıtlama yapmadan büyük bir yüreklilikle  gündeme getiren, bu açıdan da  özgürleşme yolunda önemli bir adım atan bu kitapların içinde son yıllarda çıkan çocuk kitaplarından Seza Aksoy’un ‚Şişko Patates’ini, gençlik kitaplarından Pakize Özcan’ın ‚Üstüme Kar Yağdı’romanını buna örnek getirmek istiyorum.

 

‚Şişko Patates’deki küçük kız ataerkil bir aile yapılanması içinde babası ve abisi  tarafından sürekli olarak ezildiği için, kaçışı çok yemek yemekte ve düş dünyasına sığınmakta bulur.Sonuçta tıpkı kendisi gibi şişko bir erkek arkadaş bularak sorunlarını ilk kez gündeme getirir.Yeni bir dostlukla birlikte yeni umutlar yeşerir.  Düş ve gerçeğin içiçe geçtiği bu sevimli çocuk kitabı çocuk kitaplarının çoğuna özgü olan mutlu bir sonla biter.‚Üstüme Kar Yağdı’ bir gençlik romanı olarak cinsiyet ayırımcılığı sorununu çok daha yürekli ve radikal bir biçide ele alıyor. Bu romanda   kasaba kökenli genç  bir kız  şiddet dolu feodal aile ilişkileri içinde tam bir bunalıma girer.  Okumak ve mahalle baskısının yoğun olduğu kasabanın bunalımlı havasından kurtumak istemektedir. Ancak babasının isteği de onu bir an önce evlendirmektir. Roman açık bir sonla biter. Genç kız kurtulmayı başaracak mıdır, yoksa kendisi için çizilen rolde mi ilerleyecektir belli değildir.

 

Romanın  ilginç yanı sorunların diğer kitaplarda olduğu gibi yetişkinlerin gözüyle değil, doğrudan kızın bakış açısından anlatılmasıdır.Böylece yazar empati duygusuyla kendini genç kızın yerine koyarak onun direnişini, başkaldırışını dile getirir. Bu yaklaşım tıpkı Salinger’in ünlü ‚Gönülçelen’ romanı gibi  sorunlara  ‚yabancılaştırarak’  farklı bir açıdan yaklaşmamızı sağlıyor.Yabancılaştırma kavramını Bertolt Brecht’in deyişiyle doğal  saydığımız, dahası içselleştirdiğimiz  bir olguyu alışılmadık ya da  farklı bir bakış açısından göstererek üzerinde düşündürmek anlamında kullanıyorum.

 

Örneğin  romanı baş kişisi Asuman kız arkadaşlarıyla

Sokakta giderken yeşil takkeli Hacı Süleyman amcaya raslar üç adım gerisinde de büründüğü kara çarşafla ayakları dolaştığı için tökezleye tökezleye yürüyen karısı Şadiye yenge.Asuman korkudan hemen hırkasının düşmelerini ilikler sırtını kamburlaştırıp başını önüne eğer. ‚Hacı amca sakalını sıvazlaya sıvazlaya geldi, tam karşımıza dikildi. Cildi terden mi yoksa yağdan m bilmem ışıl ışıl parlıyor. Koca bedeninden çıkan incecik kadınsı  sesiyle ‚Hayırlı günler’ dedi. ‚Nereye böyle kız başınıza? Serdar oğlumuz nerelerde? Mahmut kardaşım evde yok mu?’.Onun bu sorularının anlam sorunun içinde gizli.Yani soru soruyormuş gibi yapıp aklı sıra diyor ki’Babanla ağbeyin evde yoklar, onlar evde olsaydı senin kız başına sokağa çıkmama izin vermezlerdi.Demek ki sen gizli saklı kötü şeyler peşindesin’ Benimle hep suç işlemeye hazır biriymişim gibi konuşur. ‚Öpeyim hacı amca’ dedim elimi uzatarak. Tesbih sarkan elini göğüsüne yapıştırdı’Allah razı olsun’dedi başını gövdesiyle birlikte öne arkaya sallaya sallaya, elim boşlukta kalakaldım…’Bir daha sizi adam yerine koyup da elinizi öpmeye  kalkışırsam cehenneme kadar yolum var’ dedim içimden.[7] Asuman’ın içinde yaşadığı bunalımlı ortamın ikiyüzlülüğünü  şöyle dile getiriyor:’Annemin rol yeteneği müthiştir şimdi de cana yakın teyzeyi oynuyor. Bizim buralarda evine konuk olmuş kişilere içinden küfetsen bile, ‚ye, iç, kal’ diye israr etmek adettendir, konukseverlik gereği….’[8]  Romanda da  genç kızın  yaşadığı baskıları yer yer karikatürize ederek komikleştiren başkaldıran bakışı  ona sığınabileceği bir özgürlük alanı sağlıyor. Bu açıdan bu kitabın  sorunları  doğrudan yetişkinlerin bakış açısından ele alan kitaplardan belirgin bir biçimde ayrıldığını   düşünüyorum.

 

İçimizdeki polis

 

Çocuk ve gençlik yazını yazın ve eğitimi buluşturma kaygısında olduğu için, yetişkinler için yazılan yazının her zaman gerisinde gitmiştir. Bu açıdan da toplumsal cinsiyet sorununun kitaplarda daha yeni yeni gündeme gelmesine pek şaşırmamak gerekir. Ancak şu da gerçek ki yazarlar kendi içlerindeki gizli polisten kurtuldukları anda bu alanda daha verimli ürünler vermeye başlayacaklardır. Günümüz çocuklarına ille bir şeyler dayatmamız ve öğretmemiz gerekmiyor. Önemli olan kadın erkek eşitliğinin  geçerli olduğu, kadının hiç bir biçimde ikinci plana itilmemesi gerektiği çağdaş bir anlayışın ışığında onlara  kendi yollarını bulmaları ve kendi yeteneklerini keşfedebilmeleri için destek olabilmek.

 

 

 

 



[1] Elvan Inan, Dersimiz Cinsiyet Ayırımcılığı, Çoban Ateşi. Sosyalist Mezopotamya 22.2.2008

[2] Aynı yapıt

[3] Oral Çalışlar, 9 Kadın Yazara 440 Erkek Yazar, Cumhuriyet 28.3.08

[4] Zehra Ipşiroğlu, Köktendinci Cocuk Yazınına Eleştirel Bir Yaklaşım, Eğitimde Yeni arayışlar, Istanbul 2004, s.109

 

[5] Ölçütleri Malte Dahrendorf’un kitabundan aldım. Dahrendorf Maedchenliteraturö Kinder. Und Jugendliteratur Stuttgart 1984

[6] Emre Kongar, Kızlarıma Mektuplar, İstanbul 2007, s.201

[7] Pakize Özcan Üstüe Kar Yağıyor Istanul 2005, S.32

[8] Aynı yapıt S.96

(Hier kommen Text hin!)


Versiyon 17.01.2012 saat onda 16:54:21