Zehra İpşiroğlu ☆ TÜRKÇEYazılarEdebiyat

Edebiyat

 

 

Evrensel Kültür 10.2010

İÇİMİZDEKİ PARMAK İNSANLAR

SİYAH SÜT

Unutma üzerine

Sırt çantası, sandık ve çöp tenekesi…Sırt çantasına yanınızdan ayırmak istemediğiniz neleri koymayı isterdiniz, evde kilitli duran sandığa  değerli bulduğunuz ve yaşam boyu saklamak istediğiniz neleri yerleştirirdiniz ya da çöp tenekesine neleri atardınız?Berlin’de bir kütüphanede yapılan yaratıcı yazma atölye çalışmalarıma katılanlar yaşamdaki duruşlarına ve dünyaya bakışlarına göre çok farklı şeyler doldurmuşlardı çantalarına, sandığa ve çöp tenekesine. Katılımcıların içinde başörtülü mimar bir kadın dikkatimi çekmişti. Çöp tenekesine  bir yılı aşkın bir süredir kullanmadığı ne varsa alelacele tıkıştırıvermişti çünkü.  Ne olabilirdi böylesine radikal bir  seçiminin nedeni, nesnelerin insana değil de insanın nesnelere egemen olması isteği mi, özellikle uzak doğululara özgü olan mistik bir arınma duygusu mu, yoksa  tüketim toplumu insanına özgü olan tipik bir al tüket at yenisini al duruşu mu? Elif Şafak’ın ‘Siyah Sütü’nü okumaya başladığımda bu kadını anımsadım. 

‘Siyah Sütü yazarken benim için esas olan hafızamda bahar temizliği yapmaktı’ diyor Elif Şafak.‘Ben bu kitabı hatırlamak için değil unutmak için yazdım...’İnanıyorum ki okurken de öyle olmalı.Kitabı okurken her satır bir öncekinin yerini almalı.Kat üstüne kat inşa eder gibi biriktirerek okuma yerine, daracık bir depoya yeni bir şey koyabilmek için daha evvel orada yer alan eşyaları boğaltır gibi okunmalı her sayfa. Yani bir önceki sayfayı yok ede ede. Bir kitap ilerledikce erimeli kendini sile sile.Öyle ki ortasına gelmeden başı, son satırına varınca da tamamı kaybolmuş olmalı’.[1]

Unutma kuşkusuz bir tür psikolojik  savunma duygusunda buluyor kaynağını. Yazma ve okuma da tıpkı bir terapi gibi bu süreçte insana yardımcı olabilir.  Geçenlerde bir sergide fotoğrafını gördüğüm hiç bir şeyi unutmayan kadının dehşet dolu  yüzü gözümün önünden gitmiyor. Hiç bir şeyi unutamama hastalığı ruhsal hastalıkların en korkunçlarından biri olmalı.

Öte yandan modern tüketim dünyası unutmayı ve unutturmayı neredeyse ilke edinmiş. Durmadan bir öncekini silerek yeni bir şeyler üretmek ve durmadan eskilerini atarak yeni bir şeyler satın alma olgusu bulaşıcı bir hastalık gibi. Sanat ve edebiyatta bundan payını fazlasıyla alıyor.Çok satar romanların çoğu  bu zihniyetin ürünü.  Bugün satış rekorlarını kıran bir çok  

kitabın ve yazarın adını yarın anımsamayacağız bile. ...

Kitabın çok katmanlı kurgusu

Eif Şafak ‘Sıyah Süt’de unutmak istediği bir dönemi anlatırken, hiç de kolay kolay  unutulamayacak bir başyapıt koyuyor ortaya. Okuyucu sayfaları yok ede ede ilerleyen böylece kendi kendini yok eden bir okuma sürecinin içine çekilmiyor. Tam tersine anlatılanlar çok yoğun bir biçimde belleğine yerleşiyor.

Çünkü yazar da sayfaları yok ede ede anlatmıyor, tam tersine  kitapta  anlatılan herşey tıpkı bir yapboz oyunu çok  iyi düşünülmüş, hesaplanmış, sağlam bir kurgu içinde bütünleşiyor. Bu da kitabın yazınsal değerini oluşturuyor.

 ‘Siyah Süt’de yazar   kendi yaşamından bir dönemi anlatıyor. Annelik, kadınlık ile yazarlık arasında ikileme düştüğü, neye, nasıl karar vereceğini bilemediği çok bunalımlı ve sancılı bir dönem bu. Bir tür içhesaplaşma da diyebiliriz buna. Gerçek ve kurmacanın, iç hesaplaşma ve inceleme ve araştırmaların, güldürü ve hüznün  içiçe girdiği çok katmanlı  bir kurgusu var kitabın.  Yazar kendi geleceği üzerine düşünürken, toplumda kadının konumu, kadın erkek rolleri üzerine yoğun bir düşünme sürecinin içine çekiyor okuyucuyu. Bu içhesaplaşma kitabın içine yerleştirilen öyküler ve incelemelerle yer yer kesiliyor. Böylece soruna farklı açılardan bakmamızı sağlayan duraklama noktaları oluşuyor. Sözgelimi Tolstoi’un karısı Sofya’nın mutsuz evliliği, yaşamı intiharla noktalanan Silvia Path’ın  bunalımları, erkek yazarların dünyasında eşit koşullarda yazmak isteyen George Eliott’un savaşımı vb. öyküler  erkil bir dünyada kadın olma olgusu  üzerine farklı bakışlar sunuyor okuyucuya.

Araştırma ve inceleme ağırlıklı bu öykülere yer yer çok çarpıcı fantastik öyküler ya da  kurmaca figürlerin  yaşamı da karışıyor.Fuzuli’nin inanılmaz düş gücü olan ve birbirinden güzel şiirler yazan, sonunda da evlenerek kayıplara karışan çok yetenekli kız kardeşi Firuze’nin hüzünlü öyküsü ya da  Tolstoi’un roman kahramanı Anna Karenina’nın erkil bir dünyanın ahlak değerleriyle çatışan tutku ve acılar dolu yaşamı  gibi.

İlginç olan  kitapta yer alan bütün öykülerin ve olayların kadınlık halleri üzerine düşündürmenin ötesinde  eleştirel bir  duruşu da olması ama bu eleştirinin bir şeyleri  dayatma yöntemiyle değil çok ince ve üstü kapalı  bir biçimde yapılması. Sonuçta hem tarihteki kadınların sorunların, savaşımlarının ve iç çatışmalarının sergilenmesi, hem de yazarın kendi iç dünyasındaki çalkantıların gündeme getirilmesi  var olanı sorgulayan bir duruşu gündeme getiriyor.

Başkaldıran bir  güldürü anlayışı

Bu sorgulama başkaldıran bir güldürü anlayışında, yazarın hem çevresine hem de kendisine karikatürleştirerek bakma yetisinde daha da yoğunlaşıyor. Elif Şafak’ın belki de en güçlü yanı  olaylara, sorunlara, geleneklere  ve insanlara  dalga geçerek, gülerek bakabilme yetisi.  Vapurda karşılaştığı   iki çocuklu, arabesk görünümlü şişman kadını protesto edercesine‘evde kalmış kız ‘ manifestosunu kaleme alırken  bizde hala geçerliğini koruyan ‘evde kalma’ kavramını sorgulaması bunun hoş bir örneği. ‘Nasıl oluyor da bir evlilik bir kadın ile bir erkeği gerektirdiği halde evde kalma tabi sadece kadınlar için kullanılıyor?Bir kadın eğer hiç evlenmemişse, sürekli iş, aşk ve şehir değiştirmişse, onun için evde kalmış mi demeli, yoksa ‘otelde kalmış’, ‘seyahatte kalmış’, ‘gurbette kalmış’ gibi yeni tanımlamalara ihtiyaç var mı?’

Bu küçücük sahnede  farklı biçimlerde bir güldürü anlayışı gündeme geliyor. Yazarın  üstüne abanarak yazdıklarını merakla dikizleyen şişman kadının karikatürleştirilmiş  tipi ve yazarla oluşturduğu başdöndürücü karşıtlık, yazarın geleneklere karşı çıkan söz ve düşünce  oyunları, hem kendisiyle hem de çevresiyle  dalga geçme yetisi içiçe geçiyor

’Manifestoyu yazdıktan sonra arkama yaslanıp şişman kadının okumasını bitirmesini bekliyorum.Okuma yazmayı yeni sökmüş gibi heceleyerek geriden takip ediyor nedense.Güverteyi yalayan rüzgar kadının terle karışık parfüm kokusunu taşıyor bu sefer burnuma. Ağızına bir avuç leblebi atıp yüksek sesle hıh diyor...Öyle bir hıh ki bu, alıyor beni bir merak.Ne demek istedi şimdi? Hak mı verdi acaba bana? Yoksa ‘sen bunları yaz canım ama dünyanın düzeni başka türlü mü demeye  gatirdi?...Bu kadın benim ötekim.Kendini oğulların ve yuvasına ve plastik komandolara adamış, bu uğurda şişmanlamış, vaktinden evvel yaşlanmış, genç kızlığıyla vedalaşmadan anne olmuş, içinde kalan arzular, hırslar yüzünden sirkeleşmiş, şimdi de en büyük korkusu kocasını elinden kaptırmak ya da fasulyenin altını yakmak olan, konservelenmiş hayaller, ve evcimen krizler dışında bir şey üretemez olmuş öteki kadın bu..’[2]

İnsanın kendisiyle dalga geçebilmesi

Kuşkusuz en büyük yetenek insanın kendisiyle dalga geçebilmesi. Bunun da en büyük sırrı kendimizi aşırı derecede önemseyerek dev aynasında görmememiz.

Bu da yalnız olaylara değil kendimize de tek bir açıdan saplanarak bakmamızı koşulluyor. İçimizdeki sesler, duygular,düşünceler öylesine karmaşık, kimi kez çatışmalı bir bütünü oluşturuyor ki, onları anlamada zorlanıyoruz. Bu açıdan belki de en güç olgu insanın kendisini anlayabilmesi.Kimi kez akılcı yanımız ağır basıyor, kimi kez duygularımız, kimi kez hırslarımız, kimi kez içgüdülerimiz.Kimi kez bir duygunun ya da düşüncenin ağırlık basmasıyla  diğerlerini unutup doğru yolu seçtiğimizi sanıyoruz ama bastırılan ya da  yok sayılan diğer duygular hiç tahmin etmediğimiz bir durumda ve ortamda birden karşımıza çıkıp hesap sorabiliyorlar ya da bizi kıyasıya yok edici olumsuzluklar ve hastalıklar yaratabiliyorlar.

Yıllar önce okuduğum bir psikoloji kitabında içimizdeki sesler çizgi roman figürleriyle canlandırılıyordu.  Yazar bize bir sorunla karşılaştığımızda hemen bir oturum yapıp bu sorunu içimizdeki kişilerle enine boyuna tartışmamız gerektiğini söylüyordu. Bu öneri bana hem çok komik gelmiş hem de yaratıcılığımı kamçılamıştı. İçimizdeki  bu çizgi roman tipleriyle ne komik bir roman yazılabilirdi.Sonra da bu kitabı unuttum gitti. ‘Siyah Süt’ü okuduğumda Elif Şafak’ın  da büyük olasılıkla okumuş olduğu ve şu sırada moda olan bu tür kitapların etkisiyle   gerçekten de çok hoş, komik ve düşündürücü bir otobigrafik roman yazdığını düşündüm. İşte  gerçek yaratıcılık da  kelimenin tam anlamıyla tam anlamıyla bu olmalı. Gördüğümüz, yaşadığımız, duyumsadığımız  olguları kendi düşünce  ve deneyim süzgeçimizden geçirerek yepyeni bir biçimde ele alabilmemiz.

Yazar kendi içinde birbiriyle çatışan sesleri parmak kadınlarla kişiselleştiriyor. Her şeyin kolayını bulan ve hep yüzeyde gezinen Pratik Akıl hanım, başarılı olma bir şeyler yapma dürtüsüne dört elle sarılan Hırs Nefs hanım, her yeşin vıdı vıdı cıcığını çıkaran, hiç bir şeyden tam memun olmayan Sinik Entel hanım, yaşamın akışına bir bilgenin uzaklığından bakan Can   Derviş hanım, hep geri planda duran sonra da bir darbeyle her şeyi alabora eden Sütlaç Anaç hanım arasındaki çatışmalar, yazarı etkileme oyunları, kurdukları komplolar, çevirdikleri dalaveralar, birbiriyleriyle  bitmek bilmeyen atışmaları ve kavgaları kitabın otobiyografik ağırlığını oluşturuyor.  Kimi kez gülümseyerek, kimi kez  kahkahalarla gülerek, kimi kez iyice hüzünlerek kitabı okurken, kendi içimizdeki parmak kadınları/erkekleri de sorgulamaya başlıyoruz. Erkekleri de diyorum, çünkü bence bu kitap yalnızca kadın okuyuculara değil, kadın erkek ilişkileri üzerinde düşünmek isteyen kadın/ erkek  herkese seslenen bir kitap.  Kitapta erkeklerden sözedilse bile somut bir erkek yok. Oysa  içimizdeki parmak kadınların çatışma içinde oldukları  parmak adamlar da sürüsüne bereket: Kendi üstünlüğünden bir an bile kuşku duymayan Maço parmak bey, kadın erkek eşitliğine inanmasına rağmen gene de sürekli pot kıran Alternatif Feminist bey, rekabet ve şiddeti temel ilke edinen ve her fırsatta her şeye diş bileyen Hırs Savaş bey, mızmızlığıyla iç bayıltan Duyarlı Entel  bey, her şeyin doğrusunu bilen ve kendinden hiç kuşku duymayan bu nedenle de sürekli nutuklar atan  Ukala Lafbaz bey gibi.

Ama kuşkusuz bu da apayrı bir roman konusu...

Latif Demirci’nin karikatürlerini bu kitap için özel olarak hazırlanmış olmasına karşın ‘Siyah Süt’deki ince  ve düşündürücü alaylamaya hiç yakıştıramadım.  Birbiriyle uzak yakın ilgisi olmayan çok farklı iki üslüp burada sözkonusu.  Keşke bu kitapta hiç görsel malzeme kullanılmasaydı.  Yazarın tıpkı diğer yapıtlarında ‘örneğin gene çok önemli bir yapıt olarak değerlendirdiğim ‘Baba ve Piç’de de olduğu gibi yaratığı karikatürleştirilmiş dünyayı okuyucunun özgürce alımlamasına olanak tanınsaydı.

‘Siyah Süt’ sonuçta basit bir karikatür kitabı değil,  yazarlığı ve kadınlığı bir araya getirmede zorlanan bir sanatcı kitabı da değil, kadınlık halleri üzerine böyle gelmiş böyle gider, ne yazılmışsa o olur diyen bir kitap da değil,  hele kitabın arkasındaki reklam yazısında yazılı olduğu gibi anneliğin dünyanın en muhteşem lütuflarından biri olduğunu da anlatan bir kitap hiç değil. Ne var ki kitabın sunuluşu ve pazarlanışı hep belli okuyucu kitlelerini hedeflediğinden, okuyucular bilinçle güdümleniyor.Bu nedenle de bu kitabı kadınların, özellikle de geleneksel rolleri çoktan içselleştirmiş olan başörtülülerin kapış kapış okuması  pek şaşırtıcı değil.

Kasımda Istanbul’daki kitap fuarında yeni baskısı çıkan ‘Yapıcılığın Gücü,Türkan Saylan’la Söyleşiler’ kitabımdan dolayı geciktiğim imza saatine yetişmek için binbir güçlükle Doğan yayınlarının önündeki  insan duvarını yarmaya çalışırken, beni yanlış anlayan bir görevli tarafından  başı sonu olmayan bir  Elif Şafak kuyruğunun  içine itiliverdim.Birden önüm arkam sağım solum Elif Şafak’a ulaşmaya çalışan başörtülü kadınlarla doluverdi. Bu kitabı okuduktan sonra  onlarla kitapta gündeme gelen sorunlar üzerine konuşup tartışmayı çok istedim. Acaba anlatılanlarla kendi yaşamları arasında ne tür bir bağlantı kuracaklar, ne anlayacaklar, ne düşünecekler,  bu kitap onlara nasıl bir yol açacak, Elif Şafak’ın dediği gibi okuduklarını sile sile mi okuyacaklar, yoksa sindire sindire okuyarak  bir içdönüşüme doğru farklı bir yolculuğa mı çıkacaklar?  Vapurda rasladığı  arabesk görünümlü şişman kadın nasıl Elif Şafak’ın ötekisiyse, ellerinde ‘Siyah Süt’ alı al moru mor Elif Şafak’a ulaşmaya çalışan bu kapalı  kadınların da her biri de (ne yazık ki bütün çabalarıma karşın bunu değiştiremiyorum) benim ötekim.

‘Siyah Süt’ü Elif Şafak’ı Zaman gazetesinde çok iyi  tanıyan okuyucularının dışında  olan  herkese de,  kadınlara, erkeklere, gençlere içtenlikle öneririm. Gerçekten kolay kolay unutamayacağımız tatta çok düşündürücü,  etkileyici, aynı zamanda eğlendirici bir yazınsal yapıt.

 

 

 


ileri → Tiyatro
geri ← Yazılar
Versiyon 21.03.2011 saat onda 08:13:56