Zehra İpşiroğlu ☆ TÜRKÇEYazılarTiyatro

Tiyatro

 

Evrensel Kültür 2009

SIVAS 93  

 Sözcüklerin durduğu yer

 

Ağır Ağır ilerleyen kalabalık. Giderek büyüyen, çoğalan, yayılan bir erkekler kümesi. Her adımda kalabalığa katılan yeni yüzler, heyecanlı, şaşkın, kızgın, öfkeli, nefret ve kin dolu... Dalga dalga yükselen sesler ‘Sıvas Aziz’e mezar olacak!’...Yürüyorlar.Yaş ortalaması yirmi. Şiddetin yüzü  çocuksu ve genç. Aralarında tek kadın bile yok. Şiddetin yüzü erkil.... Az sonra bu   yüzler, bu bedenler, birbirine karışacak, az sonra  bu kalabalık gözü dönmüş bir canavara dönüşecek...Yürüyenler durdurulabilir mi? Kalabalık dağıtılabilir mi?  Daha çok geç değil....Çok sonra her şey olup bittiğinde kayıplara karışacak olan sakallı  bir genç kalabalığı kışkırtıyor. ‘Dönüş yok, ölüm var.‘Sıvas Aziz’e mezar olacak!’ Kalabalığın içinden geçen yıkıcı bir elektrik akımı. Kalabalık ilerliyor‘Yak, yak yak!’... Az sonra Madımak oteli cayır cayır yakılacak.

 

Bu filmi bir değil, iki değil yüz kez de izlesem, Sıvas olayını en küçük ayrıntısına değin ezbere de bilsem, olayların ve nedenlerinin üzerine yüz bin kez düşünmüş de olsam,  gene de bu resim gözümün önüne geldikce, aklım duruyor. Sözcükler karanlığın içinde yitiveriyor. 

 

Sorular

 

Geride kalan sorular: Madımak otelinde otuz yedi  kişinin cayır cayır  yakılması önlenebilir miydi? Güvenlik güçleri harekete geçseydi, evet.  Askerler eyleme geçseydi, evet. Politikacılar duyarlı davranabilseydi, evet...Ama onlar yalnızca ve yalnızca  izleyici kaldılar. Olup biteni büyük bir soğukkanlılıkla izlediler  ya da gözlerini kapayıp hiç  bir şey yokmuş gibi davrandılar. Nedir onları eyleme geçmeden alıkoyan güç? Kalabalığı dağılmaya hazırlandığı anda, engelleyenler kimler? Ve en önemlisi, aylarca önceden planlanan ve hazırlanan bu olayın gerçek sorumluları nerede?

 

Polikacılarımızın sesleri: ‘Gereği yapılmıştır’, ‘Fevkalade vahim bir olaydır’,

‘Abartmamamak lazım bu ülkede futbol maçlarında bile onca insan ölüyor’’,

‘Madımak otelinde çıkan olaylarda halkımız büyük bir tehlike atlatmıştır’.....

 

Anımsatma

Bu oyunun baş oyuncusu Nurdan Arca’nın kurguladığı belgesel film.

Filmdeki görüntüler  bütün olayı aşama aşama anlatıyor.

Ekranda olayları izlerken, sahnede siyahlar içinde yedi oyuncu Sıvas  olayını

pandomim, dans ve müzikle bütünleşerek anlatıyorlar,  hayır anlatmıyorlar, yalnızca anımsatıyorlar. Oyundaki olaylar  Pir Sultan Şenlikleriyle başlıyor, medyada çıkan yazılarla birlikte gergin bir ortamın yaratılmasıyla  devam ediyor, yürüyüşün başlaması ve gerilimin artmasıyla sürüyor, kalabalığın çığırından çıkıp otelin kundaklanmasıyla doruğuna ulaşıyor, mahkemenin bitimiyle de  daha bitmemiş bir olay olarak sorularla  sona eriyor.Ekranda  yer yer oyucuların da görüntülerinin yansıması ekranla sahneyi bütünleştiriyor.Oyuncular kimi kez ekranda gösterilenlerin içinde eriyerek (barış için buluşan insanların semah gösterisi ve neşeli bir havanın hemen ardından esen gerginlik rüzgarı);  kimi kez gelişen olayları açıklayarak (gerici medyanın kışkırtıcı rolü); kimi kez olaylarda belli bir rolü olan tek tek kişilerin belediye başkanının, valinin, politikacıların seslerini canlandırırarak, kimi kez de  yalnızca sorular sorarak Sıvas olayının içyüzünü sergiliyorlar.

 

Oyunun doruk noktası: Arkadaki ekran kararıyor. Müzik kesiliyor. Otelin içi,  yükselen alevler. Sesler,  bağırışmalar, ölüm çığlıkları, birbirine  dolanan, kenetlenen  insan bedenleri.....Yanımda, arkamda, önümde  iç çekmeler,  gözyaşları, izleyici ağlıyor. Oyunun bu ilk  gecesinde  tiyatroyu çepeçevre saran polis kordonunu geçerek gelenlerin  pek çoğu kurbanların yakınları, belki de olayı yaşayıp da kurtulmuş olanlar.

 

Sıvas’ın unutulmaz kahramanları

 

Olur olmaz her olayda  gaz bombası vb. şiddet önlemleriyle güç gösterisi yapan güvenlik güçleri  Sıvas’ta kıllarını bile kıpırdatmıyorlar.  Zamanında harekete geçebilseledi,  bu kalabalık kolaylıkla dağıtılabilecekti. Ama güvenlik güçleri sessiz ve suskun kalıyorlar...Ancak olayların akışında olumlu bir rol oynayacak iki polis var ki, onları   gerçek kahraman ilan etmek ve   barış ödülüyle onurlandırmak gerekirdi. Biri Aziz Nesin’in koruması Mehmet, ikincisi ise son anda Aziz Nesin’i azgın kalabalığın elinden kurtaran emniyet müdürü.  Mehmet’in sayesinde cayır cayır yanan otelin arka penceresinden onca insan kurtarılabiliyor, emniyet müdürünün sayesinde Aziz Nesin”in  son anda linç edilmesi  engelleniyor. Yüreklilikleriyle, medeni cesaretleriyle, insanlıklarıyla bu şiddet ve ölüm mekanizmasına karşı direnen bu iki insan örnek gösterilmeli. Çünkü onların sesi  insanlığın  bütünüyle sustuğu bir yerde, yükselen ‘insanlığın’ sesi. Çünkü onların sesi böylesine karanlık bir ortamda umut diye bir şeyden sözedilebilirse ‘umudun’ sesi.

 

Sıvas’ı anlatma

 

Sıvas nasıl anlatılabilir? Belgelerle,  görüntülenerek, açıklanarak, havada kalan, açıklanamayan soruların altı defalarca çizilerek...Genco Erkal’ın  aylarca süren araştırmaya dayanan uzun bir dramaturjik çalışmadan sonra mahkeme tutanaklarına, tanıkların gayetelerde çıkan konuşmalarına dayanarak, belgelere

dayanarak   yazdığı ve yönettiği bu oyunda  Fazıl Say’ın müziğiyle birlikte toplumsal belleğimizde unutulmaz bir acı olarak yer alan bu olayı  tüm ağırlığıyla yeniden yaşıyoruz. Belki de asıl acıyı yaratan o günden bugüne geçen süre içinde yaşadıklarımız.Ve bundan böyle yaşabileceklerimiz. Genco Erkal ve Meral Çetinkaya başta olmak üzere bu oyundaki bütün ekibin (Yiğit Tuncay, NilgünKarababa, Murat Tüzün, Çağatay Mıdıkhan, Şirvan Akan) bu olayı böylesine yalın, yalın olduğu için de vurucu bir biçimde tiyatro diline aktarabilme  yürekliliğini gösterebilmeleri  yaşadığımız bu karanlık dönemde  küçücük de olsa bir umudu dile getiriyor belki. Konuştukca, anımsadıkca, sorguladıkca, karşı koydukca bir şeylerin değişebileceği,  değiştirilebileceği umudunu...

 

Sıvas  ve Genç kuşak

 

‘Sıvas’ı tiyatroda canlandırmak populist bir yaklaşımı göstermiyor mu?’ Sıvas 93 ün gösterime girmesinden bir kaç gün önce  tiyatro üzerine benimle yapılan  bir televizyon programı bağlamında genç bir medyacının söylediği bu sözler üzerine  donup kalıyorum. Karşımda  çok  sevimli, uyanık bir genç.. Anlamaya çalışıyorum. Bu sözlerin ardında ne var?  Hiç düşünülmeden ortaya atılmış uluorta  bir laf mı tiyatroyu  yaşamdan koparan postmodern bir duyarsızlık mı, yoksa  yoksa  yaşamımıza giderek egemen olan  bağnazlık mı?  93’de bu genç olsa olsa on yaşındaydı,  olayı yaşamadı, bilmiyor, bilmek de istemiyor. Bağnaz olması şart değil, bugünün medya ve  okul  kirliliğiyle  yetişmiş  olması bile yeterli. ‘Sıvas 93’ yeni kuşaktan acaba kaç kişiye seslenecek?  Kaç kişiyi silkip sarsacak, kaç kişinin kafasında yeni sorular uyandıracak?

 

‘Sıvas 93’ gençlerle ilgisi olan  herkesi  anne ve  babaları, eğitimcileri, öğretmenleri işbirliğine çağıran bir oyun.  Gençler akın  akın getirilmeli bu oyuna. Okullarda, üniversitelerde  bu konu tartışılmalı, konuşulmalı, anlatılmalı.

Sokaktaki insanın, her gün karşılaştığımız sıradan insanın kitle içinde nasıl eriyebileceği, bu kitlenin de nasıl bir ölüm makinasına dönüşebileceği gözler önüne serilmeli. Bağnazlığın  bulaşıcı bir hastalık gibi insanı  nasıl sarıp sarmalayabileceği, insandaki yıkıcı gizilgücünün hangi  boyutlara ulaşabileceği gösterilmeli. Her gün yeniden anımsamalıyız Sıvas’ı ve  Sıvas benzer olayları. Bu açıdan da inanılmaz bir ilkelliğin göstergesi olan  Madımak’taki  kebabcı salonu hemen  kapatılmalı ve yerine yalnız Sıvas olayını değil yakın tarihimizde kökenini bağnazlıkta bulan bütün  şiddet olaylarını  fotoğraflar ve belgelerle sergileyen bir insan hakları müzesi kurulmalı.

 

Yaşadığımız koşullarda ütopik bile kaçsa, Sıvas  93’ün  belki de herkesten çok genç kuşağa seslenen bir oyun olduğunun altını önemle çiziyorum. Çünkü biz bunları yaşadık, unutmayacağız, sizler de aynı şeylerin yinelenmesini istemiyorsanız bilmeniz, öğrenmeniz ve uyanık olmanız gerekiyor iletisi belki de bu oyunun tek umut verici yanı. Çünkü  en korkuncu unutmak. Toplumsal bellekten silinen her şiddet olayı, yeni şiddet olaylarının habercisi. Yakın tarihimiz bunun nice örnekleriyle  dolu. Bu açıdan da her tür şiddeti, ırkcılığı, milliyetciliği, köktendinciliği, dogmatizmi sorgulayan çok daha farklı bir tarih bilincine  gereksinimiz olduğu kesin. 

 

Yurtdışında Sıvas

 

İşin ilginç yanı internette  goggle programında bir arama yaptığımızda Sıvas’la ilgili bulduğunuz ipuçları sadece bir kaç Alevi Derneğin kısa bilgilendirmeleri ile kısıtlı kalıyor. İngilizce, Almanca hiç bir doğrudürüst yazı göremiyorsunuz. Metin Altıok, Behçet Aysan, Uğur Kaynar, Asaf Koçak ve Muhlis Akarsu gibi aydınların olduğu  sonuçlanan otuz beş kişinin ölümüyle  sonuçlanan bu  olay yurt dışında bilinmiyor bile. ‘Sıvas 93’ yurt dışında turnelere katılarak,  yıllar sonra bu olayı uluslararası düzeyde duyurayı başarabilecek mi, yoksa  Uluslararası Avrupa Festivalleri bu oyunu görmezden gelmeyi yeğ mi tutacaklar?  Bağnazlıkla savaşmanın belki de tek yolu uluslararası düzeyde bir duyarlık, farklı ülkelerdeki ve toplumdaki demokratik güçlerin aydınların, sanatcıların arasında  insan hakları anlayışında odaklanan bir dayanışma. Öte yandan kapitalist toplumun temelini oluşturan kültür endüstrisinin tam tersi bir duruşu dayattığını biliyoruz.  Yaşadığımız gerçeklerden  kopuk olan yalnızca suya sabun dokunmaz konulara   ağırlık veren postmodern  bir tiyatro anlayışı  daha etkisini sürdürüyor. Sorgulayıcı ya da eleştirel bakış ise öğretici bir bakış olarak küçümseniyor ya da alaya alınıyor. Ancak son yıllarda gücünü yaşamdan alan tiyatroya olan ilginin yine canlanmaya başladığı da yadsınamaz.Örneğin Ariane Mnouchkine’in ‘Son Kervansaray’ oyununda  (Theater de Soleil)  sığınmacıların yaşamını gündeme getiriliyor, Bosna’dan Afrika’ya değişik ülkelerdeki ve toplumlardaki savaşlardan, insan kıyımından, politik ve dinsel terörden,  açlık ve susuzluktan kaçan insanların trajik yaşamı belgesel, epik ve dramatik ögelerin içiçe geçtiği yedi saatlik bir gösteri olarak sunuluyordu. Batı’da tek tük rasladığımız bu tür oyunların tiyatro alanında yeni bir atılıma,  bir canlanmaya işaret  ettiğini söylemek için zaman  daha erken bile olsa,  sosyal ve politik olaylara duyarlı yeni bir arayışın yeşermeye başladığı da bir gerçek.

 

‘Sıvas 93’ün sesini yurtdışında duyurmasını engelleyebilecek başka bir etken de batı toplumlarında da egemen olan  provokasyon kaygısı ve korkusu. Kimi kez kez ‘Çok kültürlük’ adı altıda ortaya çıkan ‘başka kültürlere ve dinlere saygı gösterelim, onları kızdıracak ya da kışkırtacak bir davranışta bulunmayalım’ söylemi  her tür eleştirel yaklaşımı kökünden kuruttuğu gibi  insan haklarını  hiçe sayan bir duruşa da dönüşebiliyor.

Provokasyon ve insan hakları

 Bu bağlamda ‘provokasyon’ yani kışkırtma deyimi üzerinde düşünmede yarar var. Provokasyon  kavramının politik alandaki anlamı sanat ve kültürel alandakinden çok  farklı.  Sanat ve Kültür alanında  yenilik ve öncülük  anlamına geliyor. Politik alanda ise sadece ve sadece olumsuz bir anlamı var, başkalarını kışkırtarak  düzeni bozma anlamına geliyor.Bu nedenle de  bu kavram iktidarı ve gücü elinde tutan çeşitli ideolojik gruplar tarafından sürekli olarak kötüye kullanılıyor.Bir şey işe gelmediği zaman hemen ‘provokasyon’damgası yapıştırılıveriyor, böylece de şiddetle kimi kez öldürmeyle  sonuçlanan her tür tepki de haklı çıkartılabiliyor. Şeytan Ayetleri provokasyon sayıldığı için Salman Rusdi için ölüm fetvası verilmişti, bir kaç yıl önceki karikatür olayı bütün dünyayı birbirine katmış kaç kişinin ölümüne yol açmıştı, Hollandalı filimci Van Gogh köktendincileri provoke ettiği içi boğazı kesilerek öldürülmüştü, Hrant Dink’in kardeşliği ve savunan humanizmi milliyetcileri provoke etmişti. Toplumuzda kendi yaşamını kendi biçimlendirmek isteyen nice genç kız ve kadın, erkil düzenin  savunucuları provoke olduğu için öldürüldü ve öldürülüyor. Provokasyon gibi ne olduğu belirsiz  muğlak bir terim  her tür şiddeti kolaylıkla haklı çıkartabiliyor. Çünkü  şiddeti savunan şiddet yanlısı olan herkes herşeyden provoke olabilir doğallıkla.  Provokasyon gibi tehlikeli bir  kavramın tuzağına düşmemenin tek yolu insan hakları...En yalın anlamıyla insan hakkını, yani yaşama ve işkence görmeme hakkını  kökenleri Avrupa kültüründe bile olsa evrensel bir değer olarak kabul edebilirsek, hangi dünya görüşüne, hangi inanca ve ideolojiye, hangi etnik kimliğe  bağlı olursak olalım, ortak bir  nokta da buluşabiliriz. Bu da kuşkusuz   insanca ve barışcıl bir dünyada yaşamanın tek koşul.

 

Zehra İpşiroğlu, Tiyatro dergisi 2009

Eleştirinin yapıcı gizilgücü

Eleştirel düşünce üzerine

Eleştirel  düşünme yaşam karşısında temel bir duruş. Bir olgunun özüne inme, onu  sorgulayarak, deşerek  çeşitli boyutlarıyla anlamaya çalışma, kısaca üzerinde  düşünce üretme anlamına geliyor.

Eleştirel bakışın belki de en temel özelliği  bizim  her söylenilene ya da gösterilene körü körüne inanmamamızı sağlaması, böylece de  bizi  kuşatan her tür olumsuz etkiden koruması.. Kısaca  bizi  özgürleştirmesi…  

Eleştirinin her tür olumsuzluğa karşın bağışıklık kazanmamızı sağlayan bu dönüştürücü gücüne karşın, bizde eleştiriye nedense hep olumsuz bir anlam yüklenir. Biri bir şeyi eleştirmek istediğimizde çoğu kez “Özür dilerim , sakın bunu eleştiri olarak almayın” deriz. 

Sanıyorum aslında bunun  birbirine bağlı  bir kaç nedeni var:

İlk nedeni  sorunları bastırma, yok sayma, görmezden gelme ya da kusurların hemencecik  üstünü örtme eğilimimiz.  Gerçekten de bizler bir sorunla karşılaştığımızda, çoğu kez o sorunu görmezden geliriz, böyle bir şey sanki hiç yokmuş gibi davranırız.  Ya da sorunu gündeme getirmekten kaçınırız,  ama bildiğimizi de okuruz. Böylece yalana dayanan ilişkileri de göze almış oluruz.   Toplumumuzda  sorunlar hep yok sayılır,  üstünde konuşulmaz bile,  hele bazı konular vardır ki tabudur..

Ne var ki bir sorun biz onu görmezden gelince kendiliğinden yok olmuyor ki, tersine giderek büyüyor, kimi kez dağ gibi bir engele dönüşüyor. 

Eleştiriye karşı olmamızın ikinci nedeni  ise eleştiri ile suçlamanın karıştırılması.  Oysa  eleştiri ile suçlamanın birbiriyle uzak yakın ilgisi yok.. Eleştiri  yol açıcı bir olgu, çünkü eleştiri yoluyla bir takım şeyleri değiştirmek bizim elimizde. Biz buna yapıcı eleştiri diyoruz.  Oysa  suçlama kutuplaşma yaratan öznel bir davranış. Televizyonda politikacılarımızın konuşmalarını izlediğimizde   birbirlerini hep suçlayıp durduklarını görüyoruz..  Ama eleştiri yapmıyorlar, çünkü sorunun temeline inmekten kaçınıyorlar.  Aynı yaklaşımı medyada da, sözgelimi gazetelerin köşe yazılarında görüyoruz. Bu açıdan da hiçbir gelişme olmadan durmadan aynı sorunlar ortaya dökülerek tam bir kısır döngünün içine düşülüyor. Sonuçta eleştirinin  sorun odaklı ve olabildiğince nesnel,  suçlamanın  ise   kişisel ve öznel olduğunu söyleyebiliriz.

Eleştiride, eleştiriyi dile getiriş biçimimiz de  elbette  önemli. Çünkü eleştirmek “sen böylesin, sen şöylesin!” diye karşımızdakinin tüm  kişiliğini hedef alarak onu  kırmak, hele  aşağılamak hiç değil.. Bunu yaptığımız anda gene aynı yanlışa düşüp eleştiriyle suçlamayı birbirine  karıştırmış oluyoruz. Öte yandan saldırganlığı da  her ne kadar karşımızdakini provoke etmek istersek isteyelim  yol açıcı ya da yapıcı bir duruş olarak görmemiz güç.  Bir de  eleştirinin öğretmenlikle de ilgisi olmadığını vurgulamam gerekiyor.”Şu olmuş şu olmamış, şuna tam not verdim, şuna yarım not verdim” gibi bir yaklaşım bence otoriter eğilimlerin sorgulandığı bir dünyada özellikle gülünç kaçıyor.

Günümüzde çok moda olan  olumlu düşünmenin de   eleştirel bakışın sanki tam tersi bir duruşmuş gibi gösterilmesini  yanlış buluyorum. Çünkü olumlu düşünme  sorunları bütünüyle görmezden gelme ya da yok sayma anlamına gelmiyor. Yani armut piş ağzıma düş anlamında edilgin bir davranış değil.Tersine  belli bir farkındalığı, yani alımlama yetimizin gelişmiş olmasını koşulluyor. Farkındalık bir sorunu o sorundan mesafe alarak  bir bütün içinde olumlu ve olumsuz yönleriyle alımlamak anlamına geliyor. Sorunu  tüm boyutlarıyla  görebildiğiniz anda,  olumlu düşünerek yapıcı çözümler üretmeye başlıyoruz. Bu açıdan olumlu düşünme ve eleştiri birbiriyle çelişmiyor, tersine birbirini tamamlıyor.

Algılamaya dayanan eleştiri anlayışıyla (izlenimci eleştiri) alımlamaya dayanan eleştiri arasındaki fark

Eleştiri üzerine saptadığım bu genel ilkeleri  edebiyat, tiyatro, film, sanat eleştirisi için de söyleyebiliriz. Eleştirmen dışarıdan bakan bir kimse olarak yapıtın, söz konusu tiyatroysa, sahne yorumunun nasıl oluştuğunu alımlarken, sahnedeki göstergeleri ve birbirleriyle olan bağlantılarını bir bir çözümleyerek  yapıtın nasıl oluştuğunu, hangi düşünsel temellere dayandığını , ardındaki dünya görüşünün ne olduğunu vb. çıkartıyor. Buna bir tür yap boz oyunu da diyebiliriz.

Bir yapıtın yazınsal metinlerde öykü ve söylem düzleminde(ne anlatılıyor, nasıl anlatılıyor), gösterim sanatlarında öykü ve sunuş  düzleminde alımlanması, yapıtın algılanmasından çok farklı bir şey. Oysa özellikle tiyatro eleştirisinde  çoğu kez algılama ve alımlama birbirine karıştırılıyor. Algılama ilk izlenimin sınırları içinde kalıyor ve alımlama sürecinin ilk aşaması. Algılama yani ilk andaki izlenimlerle başlayan alımlama süreci,  okuma, yorumlama (göstergelerin birbirleriyle olan bağlantılarını çıkartma), anlama ve değerlendirmeyle  gelişiyor. Eleştirme alımlamanın sona erdiği nokta da, yani alımlama sürecinden sonra başlıyor.

Eğer eleştirmek istediğimiz   yapıtı alımlamadan kaçınarak, yapıtın sadece  bizde  algılama düzeyinde bıraktığı  izlenimleri (kimseyle bozuşmamak içinde çoğu kez sadece olumlu izlenimleri)  anlatmakla  yetinirsek,  izlenimci bir eleştiri anlayışının sınırları içinde kalırız. Bizdeki  eleştiri anlayışında genellikle  izlenimciliğin  geçerli olduğunu görüyoruz.

Çok duymuşuzdur kimi eleştirmenin alçakgönüllü bir havaya girerek“Ben akademik eleştiriye karşıyım, içimden geldiği gibi yazarım” ya da “eleştiride nesnellik diye bir şey olamaz, ne hissediyorsam onu dile getiririm” dediğini.

Tabii ki eleştiride nesnellik olamaz, sonuçta eleştiriyi yazan kişinin  dünya görüşü, bakışı, yorumu karışacaktır işin içine. Ayrıca yapıtın ilk anda bizde bıraktığı izlenimler de önemli olabilir, dahası sadece izlenim düzleminde kalarak da bazı önemli gözlemler de yapmamız mümkün. 

Ama eleştiri yazma her şeyden önce alımlayan ile yapıt arasında  bir denge oyunu.  Yapıtı tüm boyutlarıyla ne kadar iyi kavrayabilirsek, kendi yorumumuzu da o kadar iyi temellendirebiliriz. Ama   yapıtı anlama çabasına katlanmadan, sadece kendi duygularımızı anlatırsak eleştirdiğimiz yapıta haksızlık yapmış olmaz mıyız?  

Gündeme getirdiğim bu sorunlara karşın, eleştiri anlayışımızın tarihsel süreç  içinde  belli bir gelişim gösterdiği  söylenebilir.  Ellili altmışlı yıllara kadar süren tiyatro eleştirisi anlayışında

daha çok  yazarın  kişiliği , yaşamı üstünde duruluyor, yazdığı oyunla ilgili bigiler veriliyordu, sonraki yıllarda sahne yorumlarına da değinilmeye başlandı.Radikal, Cumhuriyet gibi belli bir kalite düzeyini yakalayan gazeteler, bir gazete  yazısının kısıtlı olanakları içinde  zaman zaman nitelikli  eleştirilere  yer veriyorlar. Öte yandan Tiyatro dergileri başta olmak üzere kimi yazın dergilerinde de tiyatro eleştirilerine de  yer veriliyor.  Son yıllarda çıkan eleştiri yazılarında akademik eğitimden geçmiş olanların  yazılarının  düşünsel açıdan daha iyi  temellendirebildikleri dikkati çekiyor.

Kültür endüstrisinin  eleştiri üzerindeki olumsuz etkileri

Batı toplumlarında köklü bir tiyatro geleneği olduğundan eleştiri de bizdekine oranla daha gelişmiş. Ne var ki  son yıllarda medya kültürünün her şeye egemen olmasıyla birlikte orada da ben özellikle Almanya’yı örnek vermek istiyorum, eleştiri anlayışında ciddi bir yozlaşma olduğunu görüyoruz. Medyanın etkisi altında gelişen sabun köpüğü gibi oyunlar  sadece algılama düzeyinde kalan bir bakışla göklere çıkartılırken, belli bir kaliteyi tutturan, bu açıdan da izleyiciyi zorlayan oyunlar çoğu kez görmezden geliniyor. Bu sanat ve edebiyat alanında da farklı değil. Çok satar kimi  piyasa edebiyatı yazarlarının yapıtları vitrinleri süslerken, gerçekten nitelikli ve değerli olan bir çok kitap gözden kaçırılıyor.   Öte yandan bir yazar ya da bir kitap ya da bir oyun bugün göklere çıkartılırken,  kısa bir süre sonra belleklerden bütünüyle siliniveriyor.

Önemli bir nokta da  günümüz postmodern kültür yaşamında bir şeyi eleştirmenin  genellikle otoriter ya da didaktik bir bakış olarak küçümsenmesi. Tüketim toplumlarına özgü olan bu gelişimden de  doğal ki en çok kültür endüstrisi payını alıyor.  Eleştiri diye bir şey ortadan kalkınca da sadece pazarlama anlayışının ölçütleri geçerli olmaya başlıyor ki, bunu ben çok büyük bir tehlike olarak görüyorum. Çünkü  eleştirinin yerini pazarlama ve reklam aldığı anda insanlar  güdümlenmeye başlıyor. Sözgelimi Harry Potter dizisinin büyük küçük herkes tarafından satış rekorlarını kırmasını başka türlü nasıl açıklayabiliriz?

Özellikle Almanya’da  eleştiri alanında şu sırada öylesine olumsuz bir dönüşüm yaşanıyor ki,  bizdeki eleştiri anlayışıyla kıyasladığımda bizdeki durumun hiç de kötü  olmadığını söyleyebilirim.  Gene de batıda  çok köklü  bir eleştiri geleneği  olduğu için, yaşanan bu yozlaşma sürecinin de geçici olduğunu düşünüyorum.

Eleştirel bakışın yapıtın oluşum sürecine katkısı

Bertolt Brecht edebiyat ve tiyatro eleştirisi bağlamında eleştirel yaklaşımı yapıcılığı ve insancıllığıyla tanımlıyor. “Eleştiri işbirliği ilerleme, yaşama demektir. Eleştirel yaklaşımın eksik olduğu yerde sanat yapıtının tadına varılamaz” diyor. 

Brecht’in tanımladığı bu eleştiri anlayışı  sanat yapıtının estetik özellikleriyle bir bütün olarak alımlanmasına dayanıyor.  Kimi sanatcı yapıtının oluşum sürecinde de güvendiği kimselerin eleştirilerinden yararlanır. Brecht’in kendisi yazılarından okuduğumuz kadarıyla  oyunlarının oluşum sürecinde  eleştiriye dayanan bir diyaloğa özellikle çok açıktı.

Günümüz Almanya’sından bir örnek verecek olursam,  bizim izleyicimizin de çok iyi tanıdığı Theater an der Ruhr’un yönetmeni Roberto Ciulli yeni bir oyun sahnelediğinde oyunun genel provasına  küçük bir çevreyi, özellikle de gençleri davet ediyor.  Provanın sonunda da oyunun üzerine uzun uzun tartışılıyor. Bu uygulamayı Almanya’da bazı tiyatrolar yapıyorlar.

Genel prova,  oyunun son aşamasını oluştursa  da Theater an der Ruhr’da doğaçlamaya dayanan açık biçim bir tiyatro anlayışını savunulduğundan,  provada  gündeme gelen eleştiriler  gene de yol açıcı olabiliyor.

Ya da bizden bir örnek verecek olursam, sevgili dostum  Genco Erkal  Dostlar Tiyatrosu’nda yeni bir oyun sahnelediğinde beni  mutlaka birkaç provaya çağırır. Bir oyunun nasıl yavaş yavaş oluştuğunu gözlemleme, eksiklerini, engellerini ve  olumlu gizilgücünü  görebilme, oluşum süreci içinde oyunun üzerinde tartışma gerçekten çok heyecan verici bir şey.  Ancak böylesine verimli bir düşünce alışverişinin olabilmesi için hem  karşılıklı güvene ve dostluğa dayanan bir iletişimin olması, hem de  sanatcının kendisine, kendi yaratıcılığına  yüzde yüz güvenmesi gerekiyor.  Bu güvenin eksik olduğu yerde işin içine   kaygı ve korkular ya da kıskançlık, rekabet duygusu vb. olumsuz duygular karışacağından verimli bir düşünce alışverişinin gelişmesi mümkün değil.

Ben de yeni bir kitap yazdığımda mutlaka çok güvendiğim birkaç yakınıma okutup görüşlerini ve eleştirilerini alırım. İlk andaki izlenimleri, tepkileri, ileriye yönelik kaygıları her şeyden  önemli ve değerlidir benim için.

Eleştiri Eğitimi

Kanımca yüksek öğretimde  özellikle sosyal bilim dallarında okuyan herkesin sanat, edebiyat, tiyatro eleştirisine ilişkin somut bilgileri olması gerekiyor. Gençler  iyi bir eleştiriyi başarısız eleştiriden ayıran ölçütler nedir, ülkemizde eleştiri nasıl uygulanmakta, başlıca sorunlar nedir gibi sorunlarla hesaplaşabilecek bir birikim elde etmeleri, okudukları bir roman ya da öyküye, gördükleri bir oyun ya da filme koşut olarak çeşitli eleştiri yazılarını okuyup değerlendirebilmeli, dahası kendileri de eleştiri yazabilecek bir düzeye gelebilmelidir. Bizde yüksek öğretimde bu konu üzerinde hiç  durulmuyor. Üniversitelerde edebiyat bilimleriyle uğraşan bölümlerde edebiyat kuramları ve yöntemleri çoğunlukla edebiyat eleştirisi adı altında kuramsal düzeyde okutuluyor, doğrudan sanat dünyamıza giren edebiyat ve tiyatro eleştirisiyse görmezden geliniyor. Bunun nedenini eleştirel düşüncenin bize yabancı oluşuna bağlayabiliriz. Kuramsallığın dar sınırlarını aşamayan bir görüşe ya da ansiklopedik bilgi yığmacasına dönüşen bir bilimsellik anlayışı eleştirel düşünceye taban tabana karşıt düşüyor. Oysa bilimsel düşünce her şeyden önce eleştirel düşünceyi öğrenme ve öğretme anlamına geliyor. Eleştirel düşünceyse bir kavram ya da bilgi yığmacası değil, bizi aydınlatan, yönlendiren bir düşünce biçimidir.  

Doksanlı yılların başında İstanbul Üniversitesi  Dramaturgi ve Tiyatro Eleştiri Bölümü’nü kurduğumda  amaçlarımdan biri de eleştirel düşünmenin  yerleştirilmesi ve geliştirilmesiydi. Aradan geçen yıllar içinde bu bölümden mezun olanlardan kimi önemli konumlara geldiler, kimi  eleştiri de yazıyor. Sözgelimi çocuk tiyatrosunda yeni bir eleştiri anlayışını gene bu bölümden mezun olan Y.Doç.Dr. Nihal Kuyumcu geliştirdi. Ya da Doç.Dr.Fakiye Özsoysal  yeni kitabı “Oyunlarda Kadınlar”da  feminist eleştiri anlayışının ışığında  yerli oyunlarda toplumsal cinsiyet izleğini inceleyen sıra dışı  bir kitap yazdı. Bunun gibi bir sürü örnek verebilirim. Bugün Tiyatro Bölümü  iki ana bilim dalına ayrılarak Oyun yazarlığı ve Dramaturgi ve Tiyatro kuramları ve  Tiyatro Eleştirisi  Doç.Dr.Kerem Karaboğa’nın başkanlığında  etkinliğini sürdürüyor. Tiyatro Eleştirmenliği Anabilim Dalı’nda da  kuram ve uygulamalı çalışmalara ağırlık veriliyor.

Şu bir gerçek ki  üniversitelerimizin   bütün Tiyatrobilim dallarında  tiyatro eleştirisi derslerine geniş çapta  yer verilmesi  kuşkusuz çok yararlı olabilir.  Ama   az önce de değindiğim gibi  bu  tür dersler genellikle eleştiri kuramlarıyla kısıtlı kalıyor, oysa  ben  doğrudan uygulamaya yönelik çalışmalardan sözediyorum. Görmeyi öğrenme ve geliştirme bağlamında sahne çözümlemeleri  yapma, gerek metin, gerek sahneleme düzleminde tiyatro alımlamasına geniş çapta yer verme,  eleştiri anlayışının gelişmesi açısından  çok  önem taşıyor. Akademik alanda tiyatro eleştirisini  yeterince önemsenerek birikimli ve donanımlı genç eleştirmenler yetiştirilebilirse,  eleştiri anlayışımız da  köklü bir değişim olabilir. 

TEB ve kuşaklar arası düşünsel alışveriş

Bu bağlamda  Tiyatro Eleştirmenler Birliği’nin  de önemine değinmek istiyorum.Tiyatro eleştirmenlerinin kendi aralarında örgütlenmiş olmaları  tiyatro yaşamımız açısından çok önemli. Ama TEB’e de zaman içinde yeni yetişen bir eleştirmen kuşağının mutlaka sahip çıkması  ve yeni projeler ve önerilerle  derneğin gelişmesine katkıda bulunması gerekiyor.  TEB farklı kuşakların  verimli bir düşünce alışverişi içinde oldukları  bir kuruluş olmalı. Eleştiri anlayışımızın yenilenmesi   büyük oranda yeni kuşağın etkin katılımına  bağlı.  Bu da  alışılageldiği gibi kutuplaşma yaratarak değil, verimli bir işbirliğiyle sağlanabilir. Bu bağlamda da gençlere de çok iş düştüğü sanırım tartışma götürmez..

 

Kaynakca:

Gülşen Karakadıoğlu ve Filiz Elmas, Eleştirmen Gözüyle Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu Eleştiri Seçkisi, Ankara, Arkadaş yayınları, 2008

Nihal Kuyumcu, Çocuk Tiyatrosu, İstanbul, Mitosboyut 2000

Zehra İpşiroğlu, Alımlama dizisi 1:  Alımlama Boyutları ve Çeşitlemeleri  Yazın, İstanbul, Papirüs Yayınları, 2000

“””””””””””””””Alımlama dizisi 3:  Alımlama Boyutları ve Çeşitlemeleri, Tiyatro, İstanbul, Papirüs Yayınları, 2003

“”””””””””””””Düşünme Korkusu, İstanbul,  Papirüs Yayınları, 2002

“”””””””””””””Eleştirinin Eleştirisi, İstanbul, Mitosboyut,

Fakiye Özsoysal, Oyunlarda Kadınlar, İstanbul, E Yayınları 2008

 

 

 

 

 

 

 

 

 


ileri → Eğitimde Tiyatro
geri ← Edebiyat
Versiyon 17.01.2012 saat onda 17:46:49