Zehra İpşiroğlu ☆ TÜRKÇEYazılarToplumsal Cinsiyet

Toplumsal Cinsiyet

Radikal 2010

DİZİ: TABULAR VE KADIN

Almanya’daki ve Türkiye’deki Kadınlar

Kadın ve namus

Kadının bedeni erkeğin namusudur

Almanya’daki göçmen kökenli   Türkiyeli üniversiteli yaklaşık elli öğrenci arasında  bir soruşturma yapmıştım. Namus deyince ne anlıyorlar?  Bunun için de bu konuyla ilgili olarak adlarını belirtmeden bir kağıda özgün görüşlerini yazmalarını istemiştim. Belirtmeleri gereken sadece hangi cinsten olduklarıydı.  Kağıtları okuduktan sonra da  kızların yazdıklarını erkekler, erkeklerin yazdıklarını da kızlar  değerlendirdiler. Bu değerlendirme de filme çekildi.  Küçük bir kesim, yaklaşık yüzde on beş ki bunların  tümünü kızlar oluşturuyordu,  namus ile cinselliğin  nasıl iç içe geçtiğini irdeleyerek, bizde yanlış anlaşılan bir namus anlayışını  sorguluyordu “Namus  aslında dürüstlük anlamına geliyor” diye biri yazmıştı. “Ama bizde genellikle namus deyince kadınların erkekler tarafından denetlenmeleri anlaşılıyor. Herkesin namusu kendine ait olduğuna göre ben bunu çok çağdışı bir davranış olarak görüyorum”.  “Namus  anlayışıyla kadının bedeni arasında bağlantı kurulmasını  çok yanlış buluyorum” diyordu bir başkası. “Çünkü kadın, erkek herkesin bedeni kendisine aittir.” Bu kesim sonra ki değerlendirme aşamasında da etkin  bir rolü üstlenmiş,  görüşlerinin kaydedilmesine  herhangi bir çekince göstermemişti.

Soruşturmaya  katılanların yüzde yirmi beşi ki bunların çoğunluğunu erkekler oluşturuyordu, kadının namusundan erkeklerin sorumlu olduğunu  neredeyse bir doğa yasasıymış gibi hiç sorgulamadan gündeme getiriyordu. Bu şaşırtıcıydı, çünkü bu gençlerin hemen hepsi Almanya’da doğup büyümüş, Alman okullarına gitmiş, orada liseyi bitirmişlerdi. Yani görünüşe göre kadın erkek eşitliğinin geçerli olduğu çağdaş bir dünyanın içinde yetişmişlerdi.Değerlendirme aşamasında  bu kesim sessiz kalmayı yeğ tutmuştu.

Büyük çoğunluk ise  kadınla namus arasındaki bağlantıyı  kurmaktan özellikle kaçınarak,  kısaca böyle bir sorun toplumumuzda sanki hiç yokmuş gibi yuvarlak sözcüklerle namus kavramını açıklamaya çalışıyordu.

Gerçekten de  kadın ve erkeğin eşit olmadığı erkil toplumda  kadın  erkeğin malı konumunda.

Çünkü bedeni hakkında karar verme yetkisi yok. Ailede  kızın namusundan baba,  evlendikten sonra da eşi sorumlu.  Böyle olduğu için de kız çocukları ergenlik çağına girdikleri anda yoğun bir denetime giriyorlar,  erkeklere tanınan pek çok hak, kızlara doğal olarak tanınmıyor. Dinsel baskının yoğun olduğu bir çok çevrelerde ise kızlar  daha küçücük yaşlarda  başlarını örtmek ve kapatılmak zorunda kalıyorlar.  

Kadınların hor görüldüğü  bir ortamda yetişen gençlerin  pek çoğu evlendiklerinde de mutlu olamıyorlar. Nitekim yapılan araştırmalara göre evliliklerin pek çoğunda şiddet var. Ve kadın eğer ekonomik bağımsızlığını elde edememişse, yani bir mesleği yoksa şiddet döngüsünün içinden bir türlü  çıkamıyor. 

Kocamdır döver de sever de

Almanya’nun Ruhr Bölgesi’nde yaşayan Sosyal danışman  Songül Karadağ kırsal kesimden gelen  göçmen kadınlarla yaptığı çalışmalarda onları şiddet olgusunu sorgulamaya yönlendirmeye çalışıyor. Bu kadınların hemen hepsi şiddetin hiç de doğal olmadığını kabul ederken, namus, kadın, bakirelik gibi şiddet olgusunun arka planını oluşturan sorunları sorgulamaktan özellikle  kaçınıyorlar.  Bu da geleneklerin nasıl kabuk bağlamış olduğunu gösteriyor. Sorunun özüne inemediğimiz sürece bu sorunu nasıl çözümleyebiliriz?

Aslında  kadınlar  şiddeti doğru bulmuyorlar ama gene de şiddete   açıkca  karşı çıkmaktan da çekiniyorlar.  Bunun da  temel nedeni  erkeğin üstünlüğünü doğal bir olguymuş gibi kabul etmeleri. Nitekim  yapılan araştırmalara göre toplumumuzda kadınları üçte biri  evlilikte şiddeti “kocamdır döver de sever de” diye doğal karşılıyor.  Öte yandan  bu kadınlara şiddetten kaçabilecekleri bir ortam sağlandığında, kadınların  büyük çoğunluğu gene kocalarının yanına dönmeyi yeğ tutuyor.   Kendi ayakları üstünde durmayı hiçbir zaman öğrenmemiş olduklarından şiddet çıkmazından bir türlü kurtulamıyorlar.

Köln’de yaşayan Zeynep’in  öyküsü çok düşündürücü. Zeynep  Almanya’da göçmen işci olarak çalışan Ahmet’in kuması.  Ahmet’in ilk karısının adı Fatma, Zeynep’le de imam nikahıyla evlenmiş.  Ahmet Avrupa’nın ortasında iki kadınla da yalnızca birlikte yaşamıyor, aynı zamanda  aynı yatağı  da paylaşıyor.  Fatma kendi söylediğine göre  kadınlardan da hoşlandığından,  buna sesini çıkarmıyor ve adamın bütün isteklerine sessizce  boyun eğiyor.. Ama Zeynep  adamın baskılarına karşı çıkınca şiddete uğruyor.  Ahmet’in  ilk karısından biri zihin özürlü  iki çocuğu var. Bu karmaşık aile ortamında ezilen çocuklar da şiddete uğrayınca  aile Alman sosyal kuruluşlarının dikkatini çekiyor, sosyal danışmanlar aileyle, özellikle de çocuklarla ilgileniyorlar. Bu arada  kocasının baskılarına dayanamayan Zeynep kaçıp  Türkiye’ye ailesinin yanına geri dönüyor.  Ancak bir süre sonra kadının yeri kocasının yanıdır düşüncesiyle   Almanya’ya  dönüp  gene aynı kısır döngünün içine giriyor. O kadar ki  sonunda   aileyle ilgilenen sosyal danışmanlar onu   sığınma evinde   yerleştiriyorlar.   Ancak  sığınma evinde kalmak istemeyip bir süre sonra gene kocasına geri döndüğünde öylesine öldüresiye bir dayak yiyor ki, intiharın eşiğine geliyor.

Sosyal danışman Nurten Kum kadına yardım etmek için nasıl elinden geldiğini yaptığını

ancak bir noktadan sonra yardımın olanaksız olduğunu söyleyerek çaresizliğini dile getiriyor.

Çünkü  Zeyneb’e   kocasından bağımsız olarak yeni bir yaşam kurabilmesi için ne kadar  destek verilirse verilsin,  kadın  sonunda ne yapıp yapıp gene  “yaman Ahmet”inin yanına geri dönmek istiyor.  Onca şiddete ve aşağılanmaya karşın, kendi ayaklarının üstünde durabileceği, yaşamını kendi biçimlendirebileceği bir geleceği düşünemiyor bile. 

Başkaları ne der?

Nimet’in öyküsü  de kadının kendisine biçilen kurban rolünden kurtulamamasına tipik bir örnek veriyor.  Birkaç yıl önce  Türkiye’den Almanya’ya  ithal gelin olarak gelen  Nimet Almanya’da yaşayan göçmen bir işci ailesinin oğlu olan Ali ile evlendirilmiş.    Akraba çocukları olan Nimet ile Ali’nin  bu evlilikten iki çocukları var. Ama mutsuzlar, çünkü Ali eşcinsel.  Zaten aile bunu bildiği için oğullarını apar topar Nimet’le evlendirmişler.  Umdukları böylece  bu  olayın  örtbas edilmesi. Ama umdukları gibi olmuyor.  Ailede giderek büyüyen  mutsuzluk  şiddete yol açıyor. Gün geçmiyor ki Nimet de çocuklar da  Ali’den dayak yemesinler.Tek çözüm Nimet’in çocuklarını alıp Ali’den  bir an önce ayrılması ve kendisine yeni bir yaşam kurması.  Bu Almanya gibi bir ülkede bizde olduğu kadar zor değil. Ama Nimet  gördüğü şiddete rağmen  ayrılmaya yanaşmadığı gibi,  kocasını da çok sevdiğini iddia ediyor.   Nimet’in ayrılmada direnmesinin en büyük nedeni,  konu komşuya  rezil olmak. Başkaları ne der korkusu üzerine kurulu bir evlilik, gene başkaları ne der korkusuyla tam bir karabasana dönüşerek  sürüp gidiyor.  Sonuç:  tam bir kısır döngü….

Böylece  Almanya’da  şiddetle karşılaşan kadınlara verilen destek bizdekiyle karşılanamayacak kadar çok olduğu halde,  Zeynep de Nimet de yeni bir yaşama başlayacak gücü bulamıyorlar kendilerinde.  Mahalle baskısı, kader anlayışı, suçluluk duygusu, özgüven eksikliği, bağımlılık duygusu  vb. etkenler kadının kurban rolünden kurtulmasını engelliyor.

“Kadının yeri ne olursa olsun kocasının yanıdır” anlayışı sadece erkekler değil kadınlar tarafından da öylesine içselleştirilmiş  ki , kadının bu kısır döngüden kurtulması kolay değil.

Sığınma evi istemiyoruz

Bundan kısa bir süre önce Antalya’da belediye şiddete uğrayan kadınların sığınabilecekleri bir sığınma evi açtığında,  genç yaşlı, erkek kadın bütün halk  büyük imza kampanyalarıyla ayaklanmıştı. Çünkü sığınma evi ne pahasına olursa olsun “kadının yeri kocasının evidir” görüşünü benimseyen  cahil ve bilinçsiz  insanların gözünde  olumsuz bir şey.  Sığınma evine  giden bir kadına da  kötü gözle bakılıyor.

Oysa  tersine şiddete uğrayan kadınlara devletin sahip çıkması, yardım etmesi , ayrıca her birine   psikolojik tedavi uygulaması  gerekiyor. Çünkü en büyük sorun bu kadınlardaki özgüven eksikliği,  ne kadar şiddet görürlerse görsünler erkeğe bağımlı olmaları ve kendi ayaklarının üstünde duramamaları.

Türkiye’de ise bu alanda yapılanlar  Uluslar arası Af örgütünün 2009 yılındaki raporuna göre yetersiz kalıyor,  raporda  devlet kurumlarının olaylar karşısında yeterince hızlı davranmadığı eleştiriliyor, nüfusu elli binin üstündeki yerlerde sığınma evi açılması için yasal düzenlemelerinde  sonucu değiştirmediği vurgulanıyor. (Cumh.29.5.2009)

Sosyal devlet anlayışının gelişmiş olduğu batı ülkelerinde şiddete uğrayan kadınları koruyan sığınma evi  türü kuruluşlara özel ve önem ve değer veriliyor. Sosyal duyarlığı olan erkek kadın her uygar vatandaşın da bunu  elbette desteklemesi gerekiyor. Aslında aile içi şiddetin altında sadece kadınlar değil çocuklar da eziliyor.  “Şiddet uygulanan evlerde büyüyen çocuklar ileri ki yaşlarında da şiddeti normal görür ve diğer bireylere uygularlar. Bugün aile içi uygulanan şiddet saatli bir bomba gibidir ve yıllar sonra şiddet gören bu çocuklar   kendi çocuklarına şiddet uygulatacaklardır” İ.Üniversitesi  Ceza Hukuku ve Krimonoliji Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof.Dr. Füsun Sokullu Akıncı. ( 19.6.2009 Cumhuriyet).

Şiddeti engellemek amacıyla batı ülkelerinde ailelerinde  şiddet uygulamış olan ya da şiddete eğilimi olan erkeklere psikolojik  terapi uygulanıyor.   Bu tür terapilerde psikolojik tedavinin yanı sıra  sanat, tiyatro ve spor etkinliklerine de ağırlık veriliyor. Amaç  saldırganlık içgüdüsününü dizginlenmesi. Aylarca, kimi kez yıllarca süren bu terapilerin sonunda erkekler normal bir aile yaşamına geri dönebiliyorlar.  Kimi kez bu tür  terapilerde tanınmış sanatcıların katkılarından  da yararlanılıyor. Örneğin  bizim izleyicimizin de yakından tanıdığı  Theater an der Ruhr’un yönetmeni Roberto Ciulli  ağır suçlularla  “Nasıl uyudun?” konulu bir projeyi yönetmişti. Suçluların gördükleri rüyalardan ve karabasanlardan yola çıkarak geliştirilen doğaçlama çalışmalarıyla bir tiyatro gösterisi sunulmuştu.

Günümüzde dünyanın her yerinde olduğu gibi bizde de   kadın haklarına sahip çıkan ve   erkek kadın eşitliğini savunan kadın hareketi  kadının tıpkı erkek gibi özgür ve bağımsız  bir varlık olduğunu savunarak kadınlara yönelik baskı ve şiddete,   kadınlar üstünden yürütülen namus anlayışına karşı çıktığı gibi  kızların üstündeki bakirelik baskısını da sorguluyor.  Namus üzerindeki soruşturmamdaki  aydınlık görüşlü küçük bir kesim de özellikle bunu gündeme getirmişti.  Ne yazık ki  gençler arasında da bu konunun üstüne giden ve sorgulayan  ve karşı çıkarak kendi haklarını savunan  bilinçli bir  kesim   henüz  bir azınlığı  oluşturuyor.   Gençlerin büyük çoğunluğu içi geçerliğini yitirmiş geleneklerle tıka basa dolu olan   dedelerinden kalma küf kokan eski püskü bavulları taşımayı yeğ tutuyorlar. Neden acaba,  bu böyle gelmiş böyle gider anlayışı mı, kadercilik mi, yoksa birey olma korkusu mu? 

2

DİZİ: TABULAR VE KADIN

Almanya’daki ve Türkiye’deki Kadınlar

Cinsellik ya da kafamızdaki duvarlar

Ben ve kendim

Yaratıcı yazma atölye çalışmalarında  bir öğrencimin, Deniz Yardımcı’nın yazdığı “Pembe Pazartesi” öyküsünde baskılı bir ortamda yaşayan genç bir kızın yaşamı  bir tür kişilik bölünmesiyle anlatılıyor.  Öykünün  başkişileri “ben” ve “kendim”. “Ben” evde oturup harıl harıl derslerini çalışırken, “kendim” bütünüyle özgürdür.  Dilediği gibi gezer tozar, kimseye takmaz. “Ben”  “kendime” çok bozulur, zaman zaman  kavga çıkartır ama bütün bunlar “kendim”in umurunda bile değildir. “Kendim”   İtalyan sevgilisiyle birlikte çekip İtalya’ya gider,   dünyayı  gezer, seyahatler yapar, yaşadığı her anın doya doya tadını çıkartır. Sonunda annesiyle babasının ne diyeceğine aldırmadan  bir İtalyan kilisesinde sevgilisiyle evlenir. Mutluluktan uçuyordur. Oysa “ben” evde annesi ve babasının sürekli  gözetimi ve  denetimi altında sıkıntıdan,   patlamak üzeredir.  Aklı fikri de “kendim”dedir. Onu bir yakalayabilse kıskançlığından  neredeyse bir kaşık suda boğacaktır.İnsanın yapmak istedikleriyle yapamadıkları, düşlerle gerçekler arasındaki çatışmayı dile getiren bu sevimli öyküyü özellikle gençler çok beğenmişlerdi.

Gerçekten düşünmeye değer: Acaba yaşadıklarımızın kaçta kaçında ‘ben’ varım, kaçta kaçın da ‘kendim’?   Bu öyküdeki “Ben” aile ve çevre tarafından biçimlendirilmiş bir kişiliğe,  “kendim” ise kendi özümüze, kişiliğimize ve  gizilgücümüze ve olanaklarımıza   gönderme yapıyor.  Kadın erkek ayırımcılığının aşırı biçimde yaşandığı baskılı ortamlarda  “ben” ve  “kendimin” yolları da ayrılıyor.  Bu öyküde de bu sorun bir genç kızın bakış açısından  gündeme geliyor.

Aslında  kadın erkek herkesin  elbette ki “kendim” olma hakkı var.  Kendim olma deyince de gençliğini yaşama, aşık olma  ve cinsellik de giriyor işin içine, çünkü bu da yaşamımızın, aynı zamanda da insanları tanımamızın, kendimizi geliştirmemizin yaşam deneyimi elde etmemizin  bir uzantısı. Öyküdeki  genç kız da en doğal biçimde gezmek, seyahat etmek, dünyayı tanımak ve  sevdiğiyle birlikte olmak istiyor.  Ne var ki  bu  toplumumuzun bir çok kesiminde anne ve babayla konuşulması bile mümkün olmayan tabu bir konu.

Almanya’da göçmenler arasında yapılan bir soruşturmada cinsellik  temasının ailede konuşulup konuşulmadığı araştırılıyor. Buna göre İtalyanlar’ın yüzde altmış ikisi, Yunanlılar ve Yugoslavların  yüzde otuz ikisi,  Türklerin ise yüzde sekizi  bu konuyu aile içinde gündeme getirilebiliyor.  .

Kızların üstündeki  baskı sadece aileden değil bütün ortam ve çevreden de kaynaklanıyor.

“Başkaları ne der, komşular ne der?” sözünü ne kadar çok duymuşuzdur. Ben de bundan bir süre önce  göçmen genç kızlarla yaptığım bir soruşturmada  korkularını yazmalarını istemiştim. Dile getirilen  korkuların içinde  en çok  göze çarpan haklarında, dedikodu yapılması, iftiraya uğrama, adının çıkması ve dile düşmeydi..  Bütün bu korkular kadınların nasıl  ataerkil bir yapılanma içinde erkeklerin  ürettikleri bir dil ve düşünce biçiminin içine hapsedildiklerini gösteriyor.

Kökleşen tabularla birlikte kemikleşen gelenekler

Tabular geleneklerin ve dinin baskısıyla  yüzyılların birikimi sonucu iyice  kök salıyor ve yerleşiyor.   Bence  bizim  toplumumuzda farklı toplumsal katmanlardan gelen genç yaşlı, kadın erkek kimse bunun etkisinden yeterince kurtulmuş değil. Ancak  cinsellik tabusunun altında en çok ezilen  genç kızlar. Çünkü bakirelik  toplumun büyük çoğunluğu tarafından kutsal bir değer olarak kabul ediliyor.  Oysa erkekler için aynı şey söz konusu değil.  Yani bakirelik erkeğin değil sadece kadının cinselliğinin   denetlenmesi anlamına geliyor. Bunun altını önemle çiziyorum, çünkü eğer erkek kadın eşitliğinden söz ediyorsak ve buna gerçekten  inanıyorsak,  erkeğe tanınan bütün hakların hiçbir sınırlama olmadan kadına da tanınması gerekiyor.  Kadın erkek eşittir, ama bazı konularda kadın erkekten daha  az eşittir dememiz mümkün mü?

Öte yandan  bakirelik toplumumuzun bir çok kesiminde   yalnız  kız için değil, kızın bütün ailesi, soyu sopu için  öylesine kutsal  bir değer  sayılıyor ki,  kimi yörelerde bu yüzden insanlar  acımasızca öldürülebiliyor. Kadını sadece  cinselliği ve  doğurganlığıyla değerlendiren bu görüş   çok küçük yaşta başlayan kız erkek ayırımcılığının özünü oluşturuyor.    Bu açıdan da erkek/ kadın eşitliğini savunuyorsak, kadının üstünde inanılmaz bir baskı oluşturan bakirelik kavramını da temelinden sorgulamamız gerekiyor. Nitekim kadın/ erkek eşitliğine sahip çıkan ve kadın haklarını savunan kadın hareketi de (feminizm)  özellikle cinsel özgürlüğü savunuyor.

Ne var ki her özgürlük gibi cinsel özgürlük de kötüye kullanılabilir. Bugün de batıda  tüketim dünyasının hızlı akışı içinde özgürce yaşanan cinsellik sevgi, aşk gibi değerleri ikinci plana iterek ilişkileri  kolaylıkla yozlaştırabiliyor.  Öte yandan kadının da tüketim toplumunda

nasıl kolay bir seks objesine dönüşebileceğine en güzel örnekleri de  kimi reklam ve filimler veriyor.

Bedeniyle var olan kadın, kapanma ya da açılma

Aslında erkil bir dünyada yaşadığımız için kadın sadece bedeniyle var olabiliyor. Bu nedenle

modern batı dünyasında kadının bedeni bir meta haline getirilirken, İslam dünyasında kadının  bedeninin bütünüyle kapatılması öngörülüyor. Böyle baktığımızda kadının bedenini açması ya da tersine kapaması aynı kapıya çıkıyor. Yüzyıllar boyunca kendisini hep erkeklerin gözünde bedeniyle var eden kadın gene erkeklerin öngördüğü kurallar, sözgelimi tüketim toplumunun ya da medyanın  kuralları ya da geleneksel ve dinsel kurallar çerçevesinde bedenini açıyor ya da kapıyor.  Kendini erkekle eşit değerde göremeyen, beyniyle ve bedeniyle bir bütün olarak değil de sadece bedeniyle var olan kadın hiçbir zaman kendi yüzünü göremiyor, hiç bir zaman kendi olamıyor.

Toplumumuzda  iyice gelenek salmış olan cinsel taciz olgusu da bu duruşun doğal bir uzantısı.

Kadını sadece cinsel bir objeye indirgeyen ve kendi malı gibi gören  kimi erkekler  en ufak bir fırsatta cinsel tacize yöneldikleri gibi bunu erkek olmanın getirdiği doğal bir hak olarak görüyorlar. O kadar ki küçücük çocuklar bile böyle bir tehlike altındalar. Nitekim gün geçmiyor ki gazetelerde bu konuyla ilgili yazılar okumayalım.  Toplumumuzda açık ya da üstü kapalı bir biçimde   cinsel tacize hiç uğramamış  olan bir tek kız çocuğu ya da genç kız bile  olabileceğini düşünemiyorum. İşin ikircikli yanı bu tür konuların konuşulmasının bile toplumumuzda ayıp sayılması.  Dahası tacize uğrayan bir kadının öfkesini dile getirmesinin bile hoş karşılanmaması, bunun aklı başında bir kadına hiç de yakışmayan bir davranış olarak görülmesi...Kaç kere zor bir durumda kalan bir kadının  sert bir  tepki verdiğinde nasıl ayıplanarak küçük düşürüldüğünü yaşamışımdır. 

Daha geçenlerde gazetede okumuştum,  İstanbul’un kenar semtlerinden birinde on iki yaşında küçük bir kız tecavüze uğruyor. Eve döndüğünde ilaç içip intihar ediyor. Son dakikada

kurtarılıyor. Kız  kurtarılamasaydı ölümünden  sadece ona tecavüz eden adam mı sorumlu olacaktı, yoksa annesi, babası, yakınları, komşuları, kısaca   bütün bir çevresi mi? Kızın kişiliğini ve değerini sadece cinselliğine indirgeyen çağdışı bir bakış mı?   Özellikle Güneydoğu Anadolu’da  gün geçmiyor ki buna benzer olaylar olmasın. Kız saldırıya uğrayınca ya kendini öldürüyor ya intihara zorlanıyor ya öldürülüyor ya da tecavüzcüsüyle evlendiriliyor. Kısaca ne olursa olsun kadın her zaman suçlu konumunda olduğu için ona hiçbir yaşam hakkı tanınmıyor. Öte yandan erkeklerin davranışları  ise değişmez bir doğa yasasıymış gibi doğal  kabul ediliyor.

Avcı ve avlanılan

Böyle olunca da daha çok küçük yaşta kadınlara av, erkeklere ise avcı rolü  yükleniyor. Çekici bir av olmak kadının değerini arttırırken, iyi bir avcı olmak da erkeğe erkekliğini kanıtladığı için büyük  değer biçiyor. İşin ilginç yanı bu avcı-avlanılan ilişkisinde, avcının  avı parçaladığı zaman bile  haklı çıkarılması, bütün sorumluluğun ve suçun ise avlanana yüklenmesi.

Kadını  avlanılan kimliğine hapsederek insan olarak hiçe sayan böylesine ilkel bir yaklaşımın din konusundaki tartışmaları da tek yönlü bir biçimde  kadının bedeni üstünden yürütmesine şaşırmamak gerek. İşin karmaşık yanı  kendini hiç bir zaman erkekle eşit değerde  görmeyen kadının da avlanılan rolünü benimseyerek erkil yapılanmayı iyice içselleştirmiş olması.  Başörtüsüne kadınlarının bu kadar sahip çıkmasının da temel nedeni bu. Aslında daha çok küçük yaşta kızlar ve erkekler bu tür bir ayırımcılığa yer vermeyen bir toplumsalleşme sürecinden geçseler, cinsel taciz olgusu da büyük oranda azalabilir.  Çünkü sonuçta bu da bir eğitim sorunu. 

Kadın erkek eşitliği

Dünyamızdaki, özellikle de bizim toplumuzdaki  kadını kısıtlayan  bu erkil yapılanmaya karşın kadının  cinsel açıdan tıpkı erkek gibi özgür olması  kadın hakları açısından tartışmasız  çok  önemli bir değer taşıyor. Çünkü erkil bir sistemin insanlara dayattığı  avcı- avlanılan ilişkisinin

temelleri ancak bu şekilde kırılabilir.

İkinci önemli bir nokta kadının ekonomik açıdan özgürleşebilmesi. Bu açıdan da  kadınların okumaları ve bir meslek sahibi olmaları önemli. Yapılan araştırmalara göre evliliklerde  en çok ayrılıklar Ege’de  Fethiye bölgesinde oluyormuş. Çünkü  okuma oranının diğer illere oranla yüksek olduğu Fethiye’de  çalışma yaşamına atılarak  ekonomik bağımsızlığını elde eden kadın,  baskıya ve şiddete karşı çıkmaya başlıyor.   Fethiye Sanat ve Kültür günlerinde düzenlenen bir açık oturumda bu konu gündeme getirildiğinde Ölüdeniz Belediye Başkanının bunu olumsuz bir şey gibi değerlendirerek karşı çıkması dikkatimi çekmişti.  Oysa kadınların kendi haklarına sahip çıkmaları   uygarlığın bir göstergesi.  Ancak bu dönüşüme erkeklerin de  ayak uydurabilmesi   gerekiyor.  Toplumumuzda  büyük değer verilen aile bütünlüğünün   korunması da  sadece  buna bağlı.

 


ileri → Çocuk
geri ← Eğitimde Tiyatro
Versiyon 21.03.2011 saat onda 08:13:58