Zehra İpşiroğlu ☆ TÜRKÇEYazın ve röportaj kitaplarıİzler

İzler

Cumhuriyet 2006

Ayşe  Günay

 

Zehra  İpşiroğlu son çıkan ’İzler, Orada ve Burada’adlı deneme romanında(Çınar) bir kaç ay önce çıkan minimalist öyküleri ‘Yerler, Yollar, Yüzler’de (Papirüs) olduğu gibi Almanya ile Türkiye arasında geçen gelgitli yaşamından çarpıcı kesitler sunarken  çatışma ve  tıkanma noktalarını da bir bir su yüzüne çıkarıyor. Almanya’da nasıl bir Türk imgesi var, bu imge nasıl ortaya çıkıyor, ben ve öteki söylemi nasıl oluşuyor, genellemelere, önyargılara dayanan söylemler  insanları nasıl yönlendiriyor, göçmenler neden gettonun dar  sınırlarını birtürlü kıramıyorlar vb. sorunların izini  yer yer karamizaha dönüşen  karabasanımsı imgelerle süren çok düşündürücü ve çarpıcı bir kitap.

Kıtabınızda dikkatimi çeken yaşamla  tiyatronun içiçeliği. Yaşam sizce  durmadan yeni öykülerin kurgulandığı ve bu öykülerde insanlara belli rollerin verildiği bir tiyatro oyunu mu?

Beni ilgilendiren kurgusal olanın, gerçek olmayanın gerçekleri nasıl biçimlendirdiği. Bu politikadan  günlük yaşamımıza  konuşma ve davranış biçimimize  değin her an, her dakika yaşadığımız bir olgu. Çoğunlukla başkalarının kurguladığı öykülerin içinde sürdürüyoruz yaşamımızı.  Sahte

kimlikler, sahte yaşam biçimleri. ‘İzler’de izini sürdüğüm belli söylemlerin ve ideolijilerin insanları nasıl güdümledikleri, ben ve öteki söyleminin nasıl oluştuğu ve  önyargıları, düşmanlıkları nasıl  beslediği. Almanya’da  Öteki, yabancı olan, anlaşılmayan çoğu insanı ürkütüyor. Öte yandan aydın bir kesim bu korkunun yenilmesi gerektiğini savunuyor. Böylece yeni kavramlar ortaya çıkıyor, yabancı olanı anlamaya çalışma, kabullenme, hoşgörü ya da kendi içimizdeki öteki ya da yabancı  gibi.  Sınırları sözümona kırmaya çalışan postmodern söylem de her şeyin görece olduğu savıyla bence yeni sınırlar yaratıyor. ‘Bırak yabancı olan yabancı kalsın, anlamaya çalışma, anlamak için boşuna çaba harcama!’ söylemi. Hoşgörü maskesi altında bir umursamazlıktır sürüp gidiyor.

 

İnsanların belirli rollere itilmesi Almanya’daki yerleşik Türk imgesinden mi kaynaklanıyor?

 

Çeşitli etkenlerin içinde bunun da çok belirleyici olduğunu düşünüyorum.

Bir arkadaşım Almanya’da Türk olmanın kambur gibi bir şey olduğunu söylemişti. İlk anda bana bu söylediği çok yadırgatıcı geldiyse bile, zamanla doğru bir yanı olduğunu gördüm. Bakıyorsunuz sapasağlam insanlar, gerçekten özürlü rolünü benimsiyorlar. Kimi rolüyle öylesine özdeşleşiyor ki kendini gerçekten özürlü sanıyor. Kimi bunun bir kostüm olduğunun ayırımında ama kendini bu toplumda kabul ettirmek için bu kostümü üzerinden çıkarmamaya kararlı.

 

Kitabınızda çarpıcı imgelerle gettoyu anlatıyorsunuz,  duvarların arasındaki yaşamı..Sizce duvarların örülmesinde toplumun ne derecede payı var?

 

Ben ve öteki söylemi  yabancı olanı  dışlayan bir bakışı üretiyor. Dışlananlar kendilerine kendilerini güvencede duyabilecekleri bir yaşam alanı yaratıyorlar. Gettoyu. Feodal ve köktendinci bir söylem gettodaki yaşamı belirliyor. Sürekli bir denetim ve özdenetim mekanizması işlediği için, gettoda insanın  kendi yaşamını yaşamasına, kendini olanaklarını keşfetmesine, kendini gerçekleştirmesine izin verilmiyor. İnsanlar hep başkalarına göre varlar, kendileri olamıyorlar. Getto yaşamının  kapalılığı ve donmuşluğu bir uç noktayı oluşturuyor.

 

Ama romanda duvar imgesiyle betimlenen bu devinimsizliğin ve  donmuşluğun karşıtı olarak sürekli  bir arayış da yok mu?

 

Yaşamımızı ne dereceye kadar kendimiz biçimlendirebiliyoruz,  ne derecede başkalarının kurguladığı öykülerin içindeyiz  düşüncesi tıkanma noktalarını kırma, engelleri aşma çabasını da beraberinde getiriyor. Duvarları kırma, köprüler kurma..Romanın kurgusunu bu temel çatışmanın oluşturduğu söylenebilir.  Aslında ben ne dereceye kadar kendi yaşamımı kendim biçimlendirebiliyorum sorusu insanların her zaman kendilerine sordukları çok temel bir soru. Alışmış olduğunuz yaşamın dışına çıkınca, örneğin yabancı bir toplumda bu soru tüm çıplaklığıyla karşınıza çıkıyor. Öte yandan yabancı olmanın avantajlarını da kullanmaya başlıyorsunuz. Sorunlara uzaktan bakma, bazı şeyleri belki de daha  net görmenizi sağlıyor. Uzaktan kendi toplumunuza da, geçmişinize, yaşadıklarınıza daha farklı bakmaya başlıyorsunuz.

 

Uzaktan bakışın özellikle grotesk sahnelerde ağırlık kazandığı söylenebilir mi?

 

Sanırım gettoyu  anlattığım bölümlerde sorunları  uzaklaştırarak yabancılaştıran bir bakışı yakalamaya çalışıyorum.Hem olup biteni, yani kurgulanan öykülerin içyüzünü daha iyi anlayabilmek, hem de belki de kendimi de koruyabilmek için.

Yazma eyleminin bu bağlamda bir tür hesaplaşma anlamına geldiği söylenebilir. Gördüklerimi, yaşadıklarımı bağlantıları kurarak anlama çabası..Kitabın çeşitli söylemlerle bir hesaplaşmayı içeren düşünsel bir ağırlığı olduğu için,  deneme/ roman tanımını kullandım.

 

 

 

 


Versiyon 23.03.2011 saat onda 09:58:06