Zehra İpşiroğlu ☆ TÜRKÇEYazın ve röportaj kitaplarıYollar Yerler Yüzler

Yollar Yerler Yüzler

Ahmet Gündeş, Evrensel Kültür

 Zehra İpşiroğlu’nun yeni çıkan kısa kısa öykü kitabı‘Yollar Yerler Yüzler’(Papirüs yayınları) üzerine

 1.Son çıkan kitabınız ‘Yollar, Yerler, Yüzler’den bazı  öyküleri geçen yıl

Evrensel Kültür’de yayınlamıştınız. Okuyucuyu yer yer zorlayan

bu düşündürücü, minimalist öykülerin geçtiği yerler A ve T diye belirlenmiş.

Neden A ve T bunu biraz açabilir miydiniz?

 T bize, A da Almanya ya da Avusturya gibi gelişmiş bir tüketim ülkesine gönderme yapıyor. Gene de bunu çok kesin bir biçimde adlandırmak istemedim.

Çünkü öyküler  soyut yapılarıyla okuyucuya belli bir özgürlük tanıyor.

Yani okuyucu öykülerdeki boş alanları tamamlayarak dilediği gibi anlamlandırabilir bu öyküleri. Brecht’in ‘Keuner Öyküleri’ gibi.  

Gene bu öyküler ne kadar soyut yapılı olursa olsun, gerçekci, gücünü gerçeklerle hesaplaşmada buluyor. Bu açıdan okuyucuyu da kendi gerçekleriyle yaşadığı ortam ve koşullarla hesaplaşmaya çağırıyor.Öykülerde iki toplum arasındaki yaşantılarımı  kimi kez birbiriyle kıyaslayarak, koşutlukları  ya da karşıtlıkları vurgulayarak dile getirmeye çalışıyorum. Amacım  fotoğraf çeker gibi belli anları yakalanmaya çalışmak...

 2. Brecht’den etkilendiğiniz belli oluyor. Çünkü  hemen  hemen bütün öykülerde

alışıldık olanı sorgulayan bir bakış var, Brecht’in  tanımıyla

yabancılaştıran bir bakış..Evet,  özellikle de düşünsel bir oyunu dile getiren, alışık bakışımızı teryüz eden  bu felsefi öykülerinden, Keuner öykülerinden sözediyorum açıkca  çok etkilendim. Ama gene de ben daha farklı bir şey yapmak istedim. Bir kere önemli olan kadın bakışıydı, yani benim bakışım. Bu bakışla birlikte duygu yoğunluğu da  önem kazandı. Öyküler ne kadar düşünce ağırlıklı olursa olsun, sanırım bütününde belli bir atmosfer oluşuyor, soğuk bir atmosfer bu, yer yer kaygı, korku ve şiddet dolu...Kitapta kendi seçtiğim görsel malzeme de bunun altını çiziyor. Ama bütün olumsuz duyguların  ardında hep bir özlem var, bir arayış, bir umut.. Yani  postmodern söylemde yadsınan ne varsa dile getirdim:  Düşündürme, özgünlük, kendini keşfetme, eleştirel bakış gibi. Evet bütün bunlar benim için çok önemli, yazmanın belki de tek anlamı....

 3.Dikkatimi çeken  öykülerin geçtiği  her iki toplumda da  kadının

ezilen konumunda olması. Yani kendini varetmesinin  sadece ve sadece erkeklere bağlı oluşu.Bu açıdan öykülerinizde feminist bir bakışın olduğu söylenilebilir mi?

 Elbette, çünkü kadın erkek eşitliğini  israrla sonuna değin savunan

kadının ezilmesine karşı çıkan, dahası isyan eden bir bakış var öykülerde.

Bubakımdan  bir kadın gözlemcinin bakış açısından dış ve iç gözlemler, yaşantılar, düş ve düşünce parçacıkları  öylesine seçiliyor ve  yoğuruluyor ki varolanı  iyice deşen ve sorgulayan eleştirel bir bakış oluşuyor.

Eleştirinin e’sine bile tahammül edilmediği bir ortamda ve  dönemde yaşadığımıza göre bu bir çok kimseyi rahatsız edebilir belki. Ama bence öykülerdeki kadın bakışı  kesinlikle yargılayıcı ya da öğretici değil,  yalnızca düşündürücü bir bakış.Örneğin ‘erotik bir düş’ öyküsünde  rollerin bir düş çerçevesinde tersine çevrilerek  kadının kapanması olgusuna yapılan gönderme gibi.

 

4.Öykülerde  kendimizi kaptıracağımız heyecanlı olayların ya da özdeşleşebileceğimiz kişilerin olmaması belki de okuyucunun kendini bulmasını, kendi yaşamını ve sorunlarını görmesini sağlıyor.

 

Haklı olabilirsiniz. Ama okuyucunun bu duyguyu yaşayabilmesi için kendini kaptırmak isteyen klasik  okuyucu beklentisinin dışına çıkması gerekiyor. Sonuçta belki de bu da bir  seçim meselesi. Okuyucu okuma süresi içinde televizyon dizisi seyreder gibi kendini unutmak mı istiyor, yoksa tersine kendini bulmak, kendi yaşamıyla hesaplaşmak mı?

 

5.Bundan sonraki projelerinizden de sözedebilir miydik?

 

Şu sıralarda  uzun soluklu bir çalışma içindeyim, deneysel bir roman çalışması.

Gene iki toplum arasındaki  gelgitli  yaşamı anlatan ‘İzler, burada ve orada’.

Bu kitaptan bazı bölümleri Dortmund kitap günlerinde okumuştum.

Bu kitapta da  kendi içinde bütünlüğü  olan kurgusal bir dünya yaratılmıyor, kurgu bölük pörçük gözlemlerden, yaşantılardan, düşlerden yola çıkarak oluşturuluyor. Yazma bir yerde insanın kendisine dönmesi, kendisini keşfetmesiyle  okuyucuyu kolayından tavlamaya çalışan yapay öyküler bunu engelliyor, yani  yazar bindiği daldığı kendisi kesmiş oluyor, bunu bir çok kitapta gözlemleyebiliyorum. ‘Yerler, Yollar, Yüzler’  şu sırada içinde olduğum bu uzun soluklu çalışmanın bir önhazırlığını oluşturuyordu.

                                                     

Ali  Yıldız, Varlık dergisi

YOLLAR YERLER  YÜZLER ÜZERİNE  ZEHRA  İPŞİROĞLU’YLA YAPILAN KONUŞMA

 

1. Son çıkan kitabınız ‘Yollar, Yerler, Yüzler’de okuyucuyu yer yer zorlayan

 düşündürücü, minimalist öykülerin geçtiği   yerler soyut bir düzlemde  A ve T diye belirlenmiş. Öyküleri okurken A ve T somutlaşıyor. T’nin Türkiye, A’nın

daha gelişmiş bir ülke belki Almanya olduğu düşüncesi oluşuyor. Bunu neden açıkca söylemiyorsunuz?

 

Öykülerin soyut bir yapısı olduğundan,  A’yı ve T’yi adlandırarak okuyucuyu kesin bir biçimde yönlendirmek istemedim, daha somut bir deyişle bir açık kapı bırakmak istedim. Ama anlatılanlarda gerçek olaylara gönderme yapıldığı ve somut gözlemlerden yola çıkıldığı için  A ve T’nin özellikleri okuyucunun kafasında kendiliğinden somutlaşıyor. Dikkat ederseniz öykülerdeki gözlemci kişinin de bir adı yok. Ama öyküleri okurken yavaş yavaş bir kadının bakışı, düşünce ve yaşam biçimi, yani yaşam karşısındaki duruşu ortaya çıkıyor.

 

2. Gözlemcinin bakışının karşı koyan bir bakış  olduğu söylenebilir mi?

 

Elbette, yansız, nesnel bir bakış değil  bu.  Gözlemcilik salt düşünsel bir etkinlik değil çünkü. Gözlemlerin ardında yaşanılmışlık var, olumlu olumsuz deneyimler, acılar, kırgınlıklar...

 

3.Gene de  T’den ya da A’dan yana bir yan tutma yok. Her iki topluma da mesafeli bir bakış var.

 

Almanya ile Türkiye arasındaki gelgitli  yaşamım  bu uzaklığın kendiliğinden kurulmasını sağladı. Böylece her iki toplumda da yaşamama karşın, zaman zaman  olayların dışına çıkan daha uzak bir bakış kendiliğinden oluşuyor.

Aslında  çocukluğumdan beri  her iki toplumun kültürünün içinde yoğurulduğumdan, bu bakışın bende öteden beri olduğunu söyleyebilirim.

Öyküleri kurgularken bunun altını çizmeye çalıştım. Bu da  doğal olarak gördüklerimi ya da yaşadıklarımı  deşen, sorgulayan, özüne inmeye çalışan daha eleştirel bir yaklaşımın  oluşmasını sağladı. Öykülerde iki toplum arasındaki yaşantılarımı  kimi kez birbiriyle kıyaslayarak, koşutlukları  ya da karşıtlıkları vurgulayarak dile getirmeye çalışıyorum. Amacım hem  fotoğraf çeker gibi belli anları yakalanmaya çalışmak, hem de bunun ardındaki  düşünme ve davranış biçimlerini ve söylemleri ortaya çıkartmak.

 

4.A ve T’nin farklı yapıda toplumlar olmasına karşın ortak bazı özellikler de gözlemleyebiliyoruz.

 

Özellikle kadına bakışta. Aslında her iki toplumda da kadın ezilen konumunda.

Yalnız kadının içinde bulunduğu koşullara ve ortama göre bunu yaşayış ve algılayış  biçimi farklı.

 

5.Kadının kendini varetmesinin  sadece ve sadece erkeklere bağlı oluşunu kastediyorsunuz sanırım.Bu açıdan öykülerinizde feminist bir bakışın olduğu söylenilebilir mi?

 

Evet, çünkü kadın erkek eşitliğini  israrla sonuna değin savunan

kadının ezilmesine karşı çıkan, dahası isyan eden bir bakış var öykülerde.

Bubakımdan  bir kadın gözlemcinin bakış açısından dış ve iç gözlemler, yaşantılar, düş ve düşünce parçacıkları  öylesine seçiliyor ve  yoğuruluyor ki varolanı  iyice deşen ve sorgulayan eleştirel bir bakış  kendiliğinden

oluşuyor.Eleştirinin e’sine bile dayanılmadığı bir ortamda ve  dönemde  

yaşadığımıza göre bu bir çok kimseyi tedirgin edecektir  belki de.

Ama bence öykülerdeki kadın bakışı  kesinlikle yargılayıcı ya da öğretici değil,  yalnızca düşündürücü bir bakış.Örneğin ‘erotik bir düş’ öyküsünde  rollerin bir düş çerçevesinde tersine çevrilerek  kadının kapanması olgusuna yapılan gönderme gibi.

 

6. Aslında tüm öykülerde kanıksadığımız ya da doğal kabul ettiğimiz olguları

deşen, sorgulayan bir bakış var. Bertolt Brecht’in tanımıyla alışmış, kanıksamış olduğumuzu alışılmışlığın dışına çıkarak yabancılaştıran bir bakış.

 

Evet bu gözlemcinin bakışı. Okuyucu yaşanılanlara onun merceğinden bakarken, ister istemez düşünsel bir alımlana sürecinin içine çekiliyor.

Kanıksadığımız davranışları ya da düşünce biçimlerini sorgulamaya başlıyor.

Kimi kez farklı söylemlerin birbiriyle çatıştığı gerilim noktaları da oluşuyor.

Örneğin yeni kuşağın, yani gözlemcinin kızı Güneş’in bakışı bir çok nokta da hiç de annesiyle uyuşmuyor. Güneş annesinin (yani gözlemcinin) kendisine dert ettiği bir çok sorunu önemsemiyor, kimi kez de sadece karşı çıkmak için karşı çıkıyor, kimi kez hiç bir şeye takmadığını sergileyebilmek için sadece dalga geçiyor. Aslında belirgin bir dünya görüşü yok, bir arayış içinde kendi kişiliğinin oluşturmaya çalışıyor. Doğal olarak biraz da yeni kuşağı etkileyen postmodern rüzgarın esintisine kapılmış.

 

7.Öykülerdeki gözlemciyi ve yaşadığı mekanları  adlandırmaktan özellikle kaçınırken,  Güneş ve Umut adları özellikle dikkatimi çekti.

 

Haklısınız. Öykülerin çeşitli gönderme alanları olan soyut yapıları az önce de açıkladığım gibi adlandırmaya izin vermiyor. Gözlemci de belli biri değil

zaten, ben, sen herkes olabilir...Güneş ile Umut adları ise bireysel adlar gibi görünse de simgesel bir anlam taşıyor. Peki neden Güneş ve neden Umut?

Bu adlar geleceği simgeliyor. İçimizde bir sıcaklığın ve ışığın ve geleceğe yönelik bir umudun varolması ve korunması gerektiğini düşünüyorum, yoksa yaşamın bir anlamı kalmazdı. Dikkat ederseniz  öykülerde ırkcılık, yabancı düşmanlığı, toplumsal cinsiyet  gibi günlük yaşamı belirleyen somut olaylara gönderme yapılırken,  ister istemez iç kapayıcı bir dünya ortaya çıktı:Yaşadığımız dünya..Ama Güneş ve Umut yeni bir kuşağın sözcüleri. Güneş  kendini bulmaya çalışan genç bir kız, Umut ise daha bir çocuk...Belki de onlar daha iyi bir geleceği yaratabilecekler kendilerine.

 

8.Biraz iyimser bir bakış değil mi bu?

 

Belki ama yaşama  ve savaşma gücünü veren de bu iyimserlik değil mi?

 

9. Yani öykülerde geleceğin daha iyi olabileceğine dair bir ipucu bulmakta açıkca zorlanıyorum.

 

Hiç bir yazardan somut ipuçları ya da  çözüm yolları vermesini bekleyemezsiniz. Böyle bir yaklaşım didaktik olurdu. Yazar okuyucusundan daha akıllı değil ki, tepeden bakan bir bakışla somut çözüm yolları gösterebilsin.

Gene bu öykülerin üstü kapalı da olsa bir umudu içerdiklerini düşünüyorum.

Güneş’in annesinin yolunu birebir benimsememesi, kendi yolunu bulmaya çalışması, ya da Umut’un yaratıcı zekası bunun bir göstergesi   değil mi? Ya da

‘Dilediğini  Satın almak mı Yaşamak mı’ öyküsünde T’deki gençlerin geleceğe yönelik düşünceleri  daha iyi bir geleceğe olan özleme işaret etmiyor mı? Bu özlemin olması gerek ki, bir takım şeyler değişebilsin.

 

10.Geleceğe  yönelik umudu T’de mi görüyorsunuz?

 

Bakın böyle söylersem, çok basit bir genelleme yapmış olurdum. Ama T gibi demokrasinin yerleşmemiş olduğu toplumlarda bir karşı çıkış var, bir direniş.

Buna karşılık  sistemişn tıkır tıkır işlediği  A’da  durağanlığın getirdiği bir  kanıksanmışlık, bir bezginlik  var. İşte bu nokta da belki de gelişmekte olan toplumdan yeni rüzgarların esebileceğini düşünülebilir. 

 

11.Öykülerde  kendimizi kaptıracağımız heyecanlı olayların ya da özdeşleşebileceğimiz kişilerin olmaması belki de okuyucunun kendini bulmasını, kendi yaşamını ve sorunlarını görmesini sağlıyor.

 

Haklı olabilirsiniz. Ama okuyucunun bu duyguyu yaşayabilmesi için kendini kaptırmak isteyen klasik  okuyucu beklentisinin dışına çıkması gerekiyor. Sonuçta belki de bu da bir  seçim meselesi. Okuyucu okuma süresi içinde televizyon dizisi seyreder gibi kendini unutmak mı istiyor, yoksa tersine kendini bulmak, kendi yaşamıyla hesaplaşmak mı?

 

12. Bu  kitapla ilgi bir söyleşide okumuştum, Brecht’den çok etkilendiğinizi söylüyorsunuz, doğru mu?

Evet  Brecht’in kanıksanmış  olanı  sorgulayan bakışından etkilendiğim doğru.Özellikle de düşünsel bir oyunu dile getiren, alışık bakışımızı teryüz eden  felsefi öykülerinden, Keuner öykülerinden sözediyorum.

Ama bunlar okuyucuyu belli bir doğrultuda düşündürmeye yönelten felsefi öyküler. Bu öykülerde ise  yer duygular da ağırlık kazanıyor, düşler, karabasanlar, korkular...Bu açıdan boş alanları da  sanırım daha çok...

 

13. Bu öykülerde dikkatimi çeken bir başka nokta da  kullandığınız mozayik tekniği. İçiçe giren birbirini tamamlayan ya da birbiriyle çakışan kısa kısa epizotlar.Kitabın arkasındaki tanıtım yazısında bunun özellikle altı çizilerek

okuyucunun bu mozayık parçacıklarıyla dilediği gibi oynayarak kendi kurgusunu oluşturabileceği söyleniyor. Bunun okuyucudan aşırı  bir etkinlik bekleyen bir yaklaşım olduğu söylenebilir mi?

 

Aslına bakarsanız okuyucunun algılama biçimi buna yatkın. Medya dünyasında

özellikle de televizyonda  sürekli olarak birbirinden kopuk görüntülerle karşılaşıyoruz. Ama bunlar çok kısa, gelip geçici ve kopuk anlar..Televizyon izleyicisinin bir sürü görüntünün içinden bir seçim yapıp kendine göre önemli olan anları yakalayabilmesi ve bunların üzerinde yoğunlaşabilmesi neredeyse olanaksız. Oysa bu öykülerde  fotoğraf çeker gibi yakalanan belli anlar eğer okuyucu üzerinde yoğunlaşmak  istiyorsa ister istemez kalıcı bir iz bırakacaktır.

 

14.Bundan önceki çalışmalarınızda ‘Gergedan Oyunu’ ve ‘Konuşan Çınar’

ya da ‘Pinokyo Kral Übü’nün Ülkesi’ gibi hem  çocuklara hem de yetişkinlere yönelik kitaplarınızda hep mizah  özellikler göze çarpıyordu. Mizahın belki bu öykülerde de olduğu söylenebilir ama bu açıkca çok sınırlı kalıyor. Gözlemim doğru mu?

 

Evet belki. Belli belirsiz buruk bir gülmecenin gene bu öykülerde de

 olduğunu düşünüyorum.Aslında gülmece, taşlama, yergi ya da kara güldürü yaşadıklarınızla  aranızda belli bir uzaklık kurmaya başladığınız noktada başlıyor. Belki bu öyküler bu uzaklığı yeterince kuramadım,  bilemiyorum.

 

15. Kurmanız şart mı?

 

Hayır değil ama  yaşanılan olayların komikliğini görebilen bir bakışın

bana özgü olduğunu düşünüyorum. Bunu hiç bir zaman yitirmek istemem.

Daha önceki kitaplarda hep olayları sorgulayan ayrıksı bir çocuğun muzip bakışı vardı. Bu kitapta bu belki de yok.

 

16. Artık büyüdüğünüzü mü süylemek istiyorsunuz?

 

Yok yok söyledim ya, içimdeki muzip çocuğun bakışını hiç bır zaman yitirmek istemem.

 

6.Bundan sonraki projelerinizden de sözedebilir miydik?

 

Şu sıralarda  uzun soluklu bir çalışma içindeyim, deneysel bir roman çalışması.

Gene iki toplum arasındaki  gelgitli  yaşamı anlatan ‘İzler, burada ve orada’.

Bu kitaptan bazı bölümleri  bu yıl Almanya’da düzenlenen Dortmund kitap günlerinde okumuştum. Bu kitapta da  kendi içinde bütünlüğü  olan kurgusal bir dünya yaratılmıyor, kurgu bölük pörçük gözlemlerden, yaşantılardan, düşlerden yola çıkarak oluşturuluyor. ‘Yollar,Yerler, Yüzler’  şu sırada içinde olduğum bu uzun soluklu çalışmanın bir önhazırlığını oluşturuyordu.

 

 

 


ileri → Aydınlanan Yollar
geri ← İzler
Versiyon 12.07.2012 saat onda 09:51:28