Bu yazı Zehra İpşiroğlu tarafından yazılmış ve 16 Şubat 2026 tarihinde femtrak‘da yayımlanmıştır. Bu yazıyı kaynağında okumak için buraya tıklayabilirsiniz.
-

Zehra İpşiroğluÖtekileştirme ya da kafamızdaki duvarlar üzerine-2
Bir önceki yazımda ötekileştirme konusunu ele almıştım. Ötekileştirme demokratik bir toplum anlayışının yerleşmesini engelleyen çok temel bir toplumsal sorun. Toplumun her katmanında karşılaşıyoruz bu sorunla.
Konuya toplumsal cinsiyet açısından bakarsak bizim gibi “erkek” bir toplumda “kadınlar”ın ezilen konumunda oldukları için ötekileştirilmeye özellikle çok uygun olduğunu düşünüyorum.
Prof. Dr. Yılmaz Esmer’in 34 ilde 15 yaş üzeri 1715 kişi ile yüz yüze görüşerek gerçekleştirdiği “Radikalizm ve Aşırılık” araştırmasına göre; (Cumhuriyet 2.6.09) kadına dayak atmayı uygun bulanların oranı yüzde 33, zina yapan kadınların taşlanarak öldürülmesini isteyenlerin oranı yüzde 22, yarım miras hakkı, yarım şahitliği hak görenlerin yüzde 36, mayo günah diyenlerin yüzde 58, kocaya eksiksiz itaat buyurunların yüzde 61, aile reisi kocadır dayatmalarında israr edenlerin yüzde 71, koca izni olmadan kadın şuradan şuraya gidemez, çalışmaz diyenlerin sayısı yüzde 85, ev kadını olarak çalışmanın para kazanmak kadar tatmin edici diyenlerin yüzde 74, üniversite eğitiminin kızdan daha fazla erkek çocuk için önemli olduğuna inananların yüzde 22, kadınların yaşamdan esas beklentisinin yuva kurmak ve çocuk sahibi olmak olduğuna inananların oranı yüzde 88, Müslüman kadınların evin dışında başını örtmeleri gerektiğini savunanların sayısı yüzde 62’ye ulaşıyor.

Araştırmanın verilerine göre günümüzde ise şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır (Ocak 2026): Yüzde 62 otoritededen yanadır. Şiddeti meşrulaştıranlar: Yüzde 34, hoşgörüsüzlük, ötekileştirme: Yüzde 54. Aidiyet: Ulusal ve dinsel kimliği onaylayanlar yüzde 67. Toplumsal cinsiyet: yüzde 59. Görüldüğü gibi, büyük bir çoğunluk geleneksel cinsiyet rollerini desteklemektedir. Kısaca yüzdelere göre radikalizm, şiddetten çok otoriterlik ve ötekileştirmede odaklaşmaktadır.
Bu araştırma sınırlı bir denek grubuyla yapılmış bile olsa, hem çok ürkütücü hem de çok düşündürücü. Kadınların ötekileştirilmelerinin temel nedeni dinin kadın düşmanı yobazlar, bağnaz ve fanatik insanlar tarafından büyük halk kitlelerini güdümlemek amacıyla bir tür beyin yıkama aracı olarak kullanılması, öte yandan bilgisizliğin, önyargıların, tabularla dayatılan düşünme biçimlerinin bu tür bir fanatizmi iyice besleyerek büyütmesi. Eğitim sistemimizin eksikliği, eğitimin tüm toplumsal katmanlara yeterince ulaşamaması da bunun en temel nedenlerinden biri.

Aynı araştırmada “Kimin komşunuz olmasını istemezsiniz?” diye sorulmuş. Halkımızın yüzde 72’si içki içen, 67’si nikahsız yaşayan, 64’ü Yahudi, 52’si Hristiyan, 42’si sevmediği bir partinin üyesi, 35’i şortla gezen, 32’si oruç tutmayan, 26‘sı başka dinden ve renkten komşu istemiyor.
Bu araştırmada en hoşgörüsüz kesimi 15-18 yaşları arasındaki gençlerin oluşturması da “nasıl bir gençlik yetiştiriyoruz?” sorusunu gündeme getirdiği için kaygı uyandırıcı. Demek ki toplumumuzdaki gençlerin büyük çoğunluğu ayırımcılığa ve ötekileştirmeye aşırı eğilim gösteriyor. Sözgelimi iki kişiden birinin başka dinden olanları ötekileştirmeleri ya da yüzde 64 gibi bir sayıyla çok belirgin bir biçimde ortaya çıkan Yahudi düşmanlığı çok düşündürücü.

Öte yandan en hoşgörülü grubu da üniversite eğitimi almış olanlar oluşturuyor. Bu da eğitimin önemini bir kez daha vurguluyor.
Aslında her şey bizim beynimizde olup bitiyor. Beynimizi zehirli düşüncelerle doldurup yani duvarlar örüp fanatik insanlara da dönüşebiliriz, yaşamımıza anlam katarak, kendimizi geliştirerek, kendi olanaklarımızı ve gizilgücümüzü bulgulayarak “birey” de olabiliriz. İlki çok kolay, çünkü beyni yıkanan herkes fanatik bir insana dönüşebilir, ikincisi ise çok engebeli ve güç bir yol çünkü birey olabilmek için aşılması gereken dağlar var, doğru dürüst bir eğitimden geçip eleştirel düşünme ve sorgulama yetilerini geliştirme bunun başında geliyor. Saldırganlığın ne kadar yıkıcı bir duygu olabileceğini ve bize de nasıl zarar verebileceğini biliyoruz. Saldırganlığın toplumsal yönü ise özellikle çok tehlikeli. İnsanlar herhangi bir ideolojinin etkisiyle beyinleri yıkandığı anda , öyle bir dönüşüm geçiriyorlar ki, ötekileştirdikleri insanları göz kırpmadan öldürebilecek kadar ileri gidebiliyorlar. Bu akıl almaz bir şey ama böyle…

Uyumsuz Tiyatro Yazarlarından Eugene Ionesco “Gergedanlar” adlı ünlü oyununda bu dönüşümü ne güzel dile getirir. İnsanlar bu oyunda teker teker insanlıktan çıkıp gergedana dönüşürler. Gergedanlaşma bulaşıcı bir hastalık gibi dört bir yanı sarıp ortalığı yakıp kavurur. İnsanlar bu hastalığa karşı koymaya çalışırlarsa da başaramazlar, gergedanlaşma öylesine hızlı ve çabuk ilerler ki tek tük direnenler ne yapacaklarını şaşırıp kalırlar.
Tarihe de baktığımızda, ötekileştirmenin en korkunç örneklerini sözgelimi beyazların siyahlara ya da Nazilerin Yahudilere yaptıklarında görmüyor muyuz? Bugün de ne yazık ki ötekileştirmenin had safhada yaşanıldığı savaşlar ve kıyımlarla çalkalanan bir dünyada yaşıyoruz. Ve bunun altında en çok ezilenler de gene kadınlar ve çocuklar…
Bizim de hem tarihimiz hem de yakın geçmişimiz ne yazık ki hep bu tür olaylarla dolu. Özellikle de Türkiye’de yaşayan azınlıklar bu tür baskıların altında çok ezilmişler. Ne yazık ki resmi tarih gerçekleri gündeme getirmekten hep kaçınmıştır.
Yakın tarihimizin en çarpıcı kıyımlardan birini 1993 yılında Sivas’taki olaylar veriyor. Çeşitli yazarların ve aydınların katılımıyla düzenlenen Pir Sultan Abdal Alevi şenliğini basan gözü dönmüş bir yobaz grup bu Alevi şenliğe katılanların bulunduğu oteli yakarak 37 kişinin ölümüne yol açmışlardı. İşin düşündürücü yanı bu tür olayların da bizde çok çabuk unutulması. Sorunları bastırmaya ya da yok saymaya alışık olduğumuz için tarihsel ve toplumsal belleğimiz çok zayıf. Nitekim Sivas’daki kıyımın olduğu yılda, yani 1993 de doğan ve bugün 16 yaşlarında olan gençlere bu olayla ilgili ne bildikleri sorulduğunda büyük çoğunluğun hiçbir yanıt verememesi ne kadar üzücü.

Ötekileşme hoşgörüsüz bir ortam yaratarak kutuplaşmaya, kutuplaşma gerilime, gerilim şiddete, şiddet savaşlara, savaş soykırımlara yol açabiliyor. Ötekileştirme üzerine bir önceki yazımda hoşgörü sınırlarından söz etmiştim ya, belki şöyle diyebilirim: İnsan haklarına saygılı barışcıl bir dünyada yaşayabilmek için ötekileştirmeyi ilke olarak benimseyen ve kendi gibi düşünmeyenlere düşman olan her tür ideolojiye milliyetçiliğe, ırkçılığa, kadın haklarını hiçe sayan dinsel bağnazlık ve köktendinciliğe, feodal ve ataerkil geleneklere, yoksul zengin ayırımcılığını körükleyen kapitalizme karşı bir duruş hümanist duruşun temelini oluşturuyor.



