Zehra İpşiroğlu ☆ TÜRKÇEYazın ve röportaj kitaplarıGençlere Mektuplar

Gençlere Mektuplar

 

 

Zehra İpşiroğlu ile Söyleşi, Patika dergisi Sobnahar 2011

 

Bize Sevgiyle

Yaklaşan Bir İnsan

Yaşamımızda Mucizeler

Yaratabilir

 

 

EMİNE KINACI *

 

Kitabınızın önsözünde birinci tekil kişiye hitaben yazmanız, öyle özel ve güzel olmuş ki; bir anda sıcak bir ilişki içine giriyor insan kitapla. Gerçekten de dediğiniz gibi bir arkadaşla sohbet eder gibi... Okuyucuya kendini özel hissettiren ona özel olarak yazılmış gibi... Mektupları okurken "beni anlatıyor, bunlar benim sorunlarım" dedim. Karşımda gerçekten beni tanıyan biri var duygusu güven veriyor ve inançla okunuyor yazdıklarınız. Bu samimiyeti ve içtenliği dediğiniz gibi gençleri ve sorunlarını yakından tanımanız sağlamış gibi görünüyor. Fakat kendinizin bizzat yaşamadığı sorunları bu kadar içtenlikle almanız ve bu sorunlara uzak durmamanız da çok önemli, bunu nasıl başarıyorsunuz ya da bu özveriyi neye borcu olduğunuzu düşünüyorsunuz?

 

Geçenlerde Demokratik İşçi Derneği tarafından Avusturya’ya davetliydim. İşçiler arasında genelinde ancak bir işçi bir işçinin sorunlarını anlatabilir gibi bir görüş yaygın… Farklı toplumsal katmandan gelen ama işçilerle dayanışma içinde olan biri onların sorunlarına olsa olsa akademik bir biçimde eğilebilir, öykü, roman filan yazamaz görüşü... Bu tabii doğru değil. İşçi olmasanız da empatiyle onların yaşadıklarını yürekten hissedebilirsiniz. Edebiyatımızda bunun örnekleri çok. Önemli olan yaşam deneyiminizin ve sorunları dile getirme becerinizin olması. Ben de Gençlere Mektuplar’da yaşanan sorunların bir çoğunu kendim yaşamamış olabilirim. Ama yirmili yaşlarımdan bu yana toplumun farklı katmanlarından gelen çocuklar ve gençlerle öylesine iç içe yaşıyorum ki, ister istemez onların sorunlarını kendi sorunlarınmış gibi içselleştirebildim. Öte yandan, beni tanıyanlar iyi bilirler,  üniversitede öğretim üyesi olarak gençlerle çalışırken, hiç bir zaman otoriter ve eliter bir yaklaşımım olmadı. Öğrenme ve öğretmeyi her zaman bir bütün olarak gördüm. Yani gençlere bir şeyler öğretiyorum ama onlardan da çok ama çok şey alıyorum. Yıllar önce yazdığım kaç baskı yapan Düşünmeyi Öğrenme Öğretme kitabım bu duruşumun uzantısıydı. Bu kitap bugün de Düşünme Korkusu adı altında okuyucusunu buluyor. İşte bu açıdan da kendimi ne klasik bir bilim kadını ne de bir öğretmen olarak görüyorum. Belki sorunları yüreğinde hisseden, yaşayan, aynı zamanda üzerinde düşünerek temeline inmeye çalışan, çözüm arayan bir yazar olduğumu söyleyebilirim. Öte yandan ben gençken en sıkıldığım şey yetişkinlerin bana durmadan bir şeyler dayatmaları ya da öğütler vermeleriydi. Belki de bu nedenle yaşamım boyu okullardan da, öğretmenlerden de nefret ettim. Hep bir başkaldırı vardı içimde. Böyle olunca da benim gençlere yaklaşımım ister istemez farklı oluyor. Gençlere Mektuplar için en büyük dileğim, kitabın onlara ulaşması. Onlar da okuma sürecinde sizin dile getirdiğiniz duyguyu yaşayabilirlerse,  o zaman belki de bu kitapla bir tohum ekmiş olacağım.

 

Evet, keşke bütün gençlere ulaşabilse. Fakat koşulları zorlayacak ne bilgisi, ne imkanı ne de cesareti olanlar var. Sizin kitabınızı okuma şansı bile olmayan gençler var. Bu kitaba ulaşabilen gençler için büyük bir umut. Fakat diğerleri için ne yapmalı, yapılacak bir şey yok mu?

 

Bu soru ister istemez bu kitabın sınırlarını çok aşıyor.  Son yıllarda sivil örgütlenme giderek kök saldı ve gelişti, kızlar için, kadınlar için çok şeyler yapılıyor.  Soruyu ancak bu bağlamda yanıtlayabiliriz. Kitaba gelince, bu kitap elbette harika bir dağıtım ve reklam kampanyası olsa bile ancak sınırlı bir kesime ulaşabilir. O kesimin içinden de kim bilir yüzde kaçına bir şeyler söyleyecektir.  Ben bu tür bir kitabın okuyucuyla kurduğu diyaloğu, insanlarla iletişim kurma, onları dinleme ve sohbet etmeye benzetiyorum. Kimi kez yaşamda karşılaştığımız bir insan bize yeni ufuklar açabilir.  Bu kitap da belki okuyucuyu bu açıdan yakalayabilir. Göçmen kökenli gençlerin yaşam öykülerini kaleme aldığım Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı ödülü alan Özgürlük Yolları kitabımda yaşamını anlatan bir üniversite öğrencisi çocukken yaşadığı bunalımı Erdal Atabek’in Kırmızı Işıkta Yürümek ve Livington’in  Martı’sıyla aşabildiğini, bu kitapları okuduktan sonra  bütün dünyasının değiştiğini söylüyor. Okudukları yepyeni bir güç ve enerji vermiş ona. Ama aynı duyguyu ona sevgiyle yaklaşan bir öğretmen de vermiş. Yani bir kitap aracılığıyla okuyucuya ulaşma farklı iletişim biçimlerinden sadece biri.

Benim bu anlamda dünyamı değiştiren, ufkumu açan bir kitap değil bir insandı. Ağabeyimdi. Kapalı bir çevrede yetiştiğim için, çevremdekilerin görüşlerine ters düşen herhangi bir şey okumam neredeyse imkansızdı. Örneğin sosyalizm denilince akla din düşmanlığı geliyordu ve bize de böyle öğretiliyordu. Fakat ağabeyim ben on iki yaşındayken, o ortamda beni yanına oturtup kibrit çöpleriyle sosyalizmin ne olduğunu anlatmıştı. O zaman anlamıştım tek bir doğru olmadığını. Zaten sorgulama ve eleştirel düşünme gibi kavramları çok daha sonra öğrendim. Ağabeyimin benimle bir iletişim kurmayı başarmıştı o dönem ve bu artarak devam etti. Siz de benzer bir iletişimi başka bir yolla kuruyorsunuz. Kitabınız gençlere yazdığınız mailler ve gelen cevaplarla şekillenmiş. Yani okuyucu ile yalnızca kitabı okuduğu süre içinde bir iletişime geçmiş olmuyorsunuz, aksine kitabın okunmaya başlanmasıyla bitmeyecek hatta daha sıcak devam edecek bir iletişimin başlamasını sağlıyorsunuz. Bu bence harika bir fikir. bu noktada şunu merak ediyorum. gençlerle mail yoluyla kurduğunuz bu iletişimden ve bu yazışmalardan yola çıkarak bir kitap yazma fikri nasıl gelişti. Size ilham veren neydi?

 

Az önce de anlattığım gibi üniversite hocası olarak yıllarca birlikte yaşadım ve yaşıyorum onlarla. Öte yandan yazar olarak yurt içinde ve dışında gittiğim kitap fuarlarında, kültür günlerinde, okullarda sürekli olarak farklı toplumsal katmanlardan gelen gençlerle karşılaşıyorum, tanışıyorum. Onları gözlemliyorum, sorunlarını dinliyorum. Yıllar içinde yoğun bir malzeme oluştu böylece. Belki bu kitaba gelen tepkilerle birlikte yeni malzemeler de oluşacak.

Bir mektupta "çift yaşam"  üzerinde duruyorsunuz. Sizin de belirttiğiniz gibi böyle bir yaşamı daha çok kadınlar yaşıyor. Hatta üniversiteyi bitirmiş, yıllardır iş yaşamında olan ve ailesine bu anlamda ailesine kendisini kanıtlamış olan kadınlar bile çift yaşam sürdürüyor. Burada toplumun dayattığı tabuların daha çok kadınları sindirmeye yönelik olduğunu söyleyebilir miyiz?

 

Tabii ki ataerkil yapılanma içinde her şeyin erkeğin kontrolü altında olması gerekiyor. Sorun cinsellikte düğümleniyor. Kadın / erkek eşittir ama bazı konularda hiç de eşit değildir diyebilir miyiz? Eşitlik ya vardır ya da yoktur. Bizim toplumumuzda kadın haklarının toplumun neredeyse tüm katmanlarında hiçe sayıldığı ortada. Tabii ki Anadolu’da, özellikle Doğu’da hakların zedelenmesi kadınların tam anlamıyla hiçe sayılması had safhaya ulaşıyor. En önemlisi kız çocuklarına ve kadına bakıştaki zihniyetin değişmesi ki bu da dünden bugüne gerçekleşebilecek bir şey değil,  çok zaman alacağa benziyor.  Yüzyıllar boyu iyice kök salmış, kabuk bağlamış gelenekler var, bir de mahalle baskısı… Baskılar ya kadınların sinip susmasına yol açıyor ki amaçlan da zaten bu ya da kendi yaşamlarını kurmak cesaretini gösteren kimi genç kadın çift yaşama yöneliyor. Özellikle üniversite kesimindeki gençlerin bir çoğunun erkek arkadaşı var ama ailelerinden bunu gizliyorlar. Bu da onların üstünde ister istemez çok büyük bir baskı oluşturuyor.  Kuşaklararası bir uçurum var sanki. Bu uçurum da yalan dolanla aşılmaya çalışılıyor.  Bence insanın bildiği yolda kendi yolunu açarak, kendi içindeki gizil gücü keşfederek ilerlemesi ve gerektiğinde çok güç ve onur kırıcı bile olsa çift yaşama yönelmesi,  kaderine boyun eğip kurban rolünü benimsemesinden çok daha iyi.  Oysa çocukluğumdan beri “yalan söylemek kötüdür“ ilkesiyle yetiştirildim ben. Yalan söylemek elbette güzel bir şey değil ama baskı ve otoritenin olduğu ortamlarda başka çıkış kalmıyor. Bu bir gerçek. Hem de özellikle anne ve babaların hiç de hoşuna gitmeyecek olan bir gerçek. Öte yandan gençler de çok yanlışlar yapıyorlar.  Genç bir kızın kendi yolunu bulması ve kendine bir gelecek yaratması, acele bir erkek arkadaş bulmakla çözümlenemiyor. Bu şekilde yanlış ilişkiler yaşanıyor,  en kötüsü de bu da yeni bağımlılıklara yol açıyor. Kendini ailesinin baskısından kurtardığını sanan genç bir kadın bu kez yeni baskılarla karşılaşıyor. Genç bir kızın aile baskısından kurtularak kendi yolunu bulması, okuması, kendini yetiştirmesi, sevdiği bir işi yapması ve ekonomik bağımsızlık kazanmasına bağlı ki, bunları elde etmek kolay değil. Bunu başaramayanlar tökezleyenler, düşenler çok, çünkü gençler otoriter ve korumacı bir eğitimin etkisiyle daha çocuk yaşta öyle yetiştirilmişler ki, kendi ayaklarının üzerinde durmakta zorlanıyorlar, kendilerine güvenleri yok. Çoğu kez kötü talihlerine küsüp kendilerini kurban gibi hissediyorlar. Fatih Akın’ın ödül alan Duvara Karşı filmini izlediniz mi?

Filimdeki genç kız aile baskısından kurtulmak için şiddet dolu bir alt kültür ortamının içine düşüyor, özgürlüğü sadece erkeklerle ilişki kurmada görüyor. Sonunda da ölesiye dayak yedikten sonra gene bir erkek tarafından kurtarılıyor ve onunla evlenerek çoluk çocuğa karışıyor. İşte bu kendini hiç bulamayan ve bulamayacak olan genç  bir kadının kariyeri…. Ama başaranlar da var. Onların öyküsünü iki yıl önce Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülü alan Özgürlük Yolları kitabımda anlatıyorum. Kolay değil yaşadıkları ama ağır aksak da olsa, zaman zaman tökezleseler de,  zaman içinde kendi yollarını bulabiliyorlar.

Bu kitabınızın aslında bir eylem aracı olduğunu düşünüyorum. Yani bu kitabı okuyan gençlerde büyük bir dönüşüm yaratabilir, hayatlarına yön vermelerini sağlayabilirsiniz. Bu bakışla, kitabınızın politik bir eylem aracı olduğunu söyleyebilir misiniz?

 

Hayır politik değil, bireysel bir eylem aracı.  Politik eyleme yönelme altyapısal değişikleri sağlama amacıyla örgütlenme yolundan geçiyor. Ama bunun gerçekleşebilmesi de bireylerin zihniyetinin değişmiş olması bağlı. Çoğu kez politik örgütlenme bireylerin kendi yollarını bulmalarında yardımcı olabiliyor Ama tersi örnekler de var.  Örneğin işcilerle söyleşilerimde çok yaşamışıdır,kadına karşı şiddet konusu gündeme geldiğinde, hemen söz isteyen erkekler (kadınlar genellikle susmayı ya da sonradan benimle bire bir konuşmayı tercih ediyorlar)  kapitalizmden, insanların sömürülmesinden sözedip işin içinden çıkıveriyorlar. Sanki karısını dövmesinin tek nedeni kapitalizmmiş gibi. Sorunun temelinin ataerkil yapılanmadan kaynaklandığını  görmek bile istemiyorlar.  Tabii içlerinde bilinçli olanlar da var, ama bunlar azınlıkta kalıyor.  Ya kadınlar niye susuyorlar, niye toplu içinde söz alıp konuşmaya bir türlü cesaret edemiyorlar? Kocalarından çekindiklerinden, kendilerine güvenmediklerinden, kendilerini ifade etmeyi öğrenmemiş olduklarından, ataerkil rol dağılımını içselleştirmiş olduklarından, daha bir sürü neden sayabilirim. Ama birebir konuştuğunuzda  onlarda büyük bir gizilgücün olduğunu keşfediyorsunuz. Bir çoğu kendi kızlarının daha farklı bir yaşamı olmasını istiyorlar   ve bunun için de  inanılmaz bir savaşım veriyorlar.

 

Evet bu konuda size katılıyorum, bunun için çok güzel bir örnek olan rahmetli anneannemi gösterebilirim. Anneannem Çok küçük yaşta hem annesini hem de babasını kaybetmiş ve erkek kardeşleriyle birlikte ortada kalmış. Öyle bir durumda erkek kardeşleri için en kolay yol anneannemi evlendirmek olduğundan, küçük yaşta evlendirmişler onu. Mutsuz bir evlilik yaşamış fakat kendi dönemi içinde (hatta şimdi bile) boşanmak çok da kolay olmadığından evliliğini sürdürmüş. Yaşadığı bu olumsuzluklara rağmen çok güçlü bir kadındı. Özellikle kız çocuklarının okutulması gerektiğini söylerdi hep. Zaten benim üniversiteye gelmemi sağlayan, beni dershaneye gönderen de anneannemdi. Eğer o olmasaydı sizinle bu söyleşiyi de yapamıyor olacaktım. Dediğiniz gibi anneannemin gizil bir gücü vardı, beni destekleyerek bendeki gizil gücün açığa çıkmasını sağladı. Belki ben de bir başka kızın yoluna ışık olacağım. Bu çok büyük bir güç bence. Kitabınızın nice gencin yoluna ışık tutması dileğiyle bitirmek istiyorum söyleşimizi.

 

 

 

Zehra İpşiroğlu’nun, Gençlere Mektuplar kitabında seslendiği sayısız gençlerden biri Emine Kınacı. Malatya çevresinde bir köyde doğmuş, imam hatip mezunu. Türlü güçlüklere ve engellere karşın okumayı başaran Kınacı, İstanbul Üniversitesi Tiyatro Bölümünde öğrenci.

 Cumhuriyet kitap 24.3.2011 

                 Mavisel Yener, Gençlere Mektuplar

                 Prof . Dr . Zehra ipşiroğlu , yeni kitabı " Gençlere 
                 Mektuplarda , bağımsız , özgür , çağdaş bir yaşam için 
                 gençlere sesleniyor . ? Mavisel yener Kitabın yazılış öyküsü 
                 çarpıcı . Gençlere mektup yazma fikri , Nazan ipşiroğlu ve 
                 dilbilimci Şeyda Özil ile birlikte " Gençler İçin , Sorunlar 
                 Çözümler " ( ÇYDD Yayınları , Çınar 2002 ) kitabı üzerinde
                  çalışırken doğmuş . Zehra İpşiroğlu ' nun bu kitapta yazdığı
                  birkaç mektuba gençlerden aldığı yanıtlar bu düşüncenin
                  filizlenmesi ve giderek yeşermesine yol açmış . 2009 sonunda
                  ÇYDD ' nin kurucusu ve yöneticisi , ışık yolcusu Dr . Türkân
                  Saylan hastalığının en ağır aşamasındayken Zehra İpşiroğlu '
                  na yapmayı istediği projelerden söz etmiş . İpşiroğlu ,
                  yaşamdan ayrılmak üzere olan bir insanın hâlâ gelecek
                  kuşakları düşünmesi , onlar için bir şeyler yapmak
                  istemesinden çok etkilenmiş . Saylan ' ın projesinin İpşiroğlu
                  ' nunkiyle benzeşen yanları da varmış . Çünkü o da gençlere
                  mektuplar yazarak düşüncelerini , deneyimlerini paylaşmak
                  istiyormuş . Sonraki haftalarda Dr . Türkân Saylan ' ın
                  hastalığı baş döndürücü bir hızla ilerlemiş , ipşiroğlu onu
                  son kez ziyaret ettiğinde bu kitabı hazırlama kararı aldığını
                  söylemeyi çok istemiş ama diyor ki : " . . . sözler boğazımda
                  tıkanıp kaldı . . . Söyleyemedim . " İpşiroğlu Gençlere
                  Mektuplar adlı kitabını işte bu nedenle Dr . Türkân Saylan ' a
                  adamış . Gençlere Mektuplar ' da , gençlere yapıcılığın ve
                  usun ışığında yazılmış yirmi yedi mektup var . Mektupların
                  yazılış sürecinde yazarın gençlerle yoğun bir düşünce
                  alışverişi içinde olduğu fark ediliyor . Mektuplarda İpşiroğlu
                  ' nun tanıklıklarının yansıtılmasının yanı sıra , gençlerden
                  aldığı mektup ya da epostalardan , onlarla yaptığı
                  söyleşilerden örnekler sunulmuş ; belgelerden yararlanılmış .
                  Kitap önemli bir birikim ve emek ürünü . Mektuplarda gündeme
                  gelen konu ve sorunlara bütünsel olarak baktığımızda yalnızca
                  gençleri değil , yetişkinleri de yakından ilgilendirdiğini
                  görüyoruz . Özellikle eğitimcilere ışık olabilecek yaklaşımlar
                  içeriyor metinler . Zehra İpşiroğlu , son yıllarda yaşamının
                  büyük bölümünü Almanya ' da sürdürdüğü için seçtiği örneklerde
                  büyük oranda göçmen kökenli gençlerin yaşamlarından kesitler
                  yansıtıyor . Aslında Almanya ' da yaşayan Türk gençlerinin
                  sorunlarının Türkan Saylan ' a adanmış bir gençlik kitabı pek
                  çoğu Türkiye ' de de yaşananların bir modeli gibi . Çağdaş
                  yaşamla geleneklerin çatışmasından doğan sorunlar ,
                  kuşaklararası çatışma , erkek egemen bakışın kız çocukları
                  üzerindeki baskısı gibi pek çok konu mektupların bel kemiğini
                  oluşturuyor . Deneme tadında yazılmış mektuplar , bir solukta
                  okunup kitaplığa kaldırılacak bir kitap değil de , içimizi
                  döküp dertleşmek istediğimizde arayacağımız bir dost gibi . .
                  . Mektuplar yaşam sanatı üzerine düşündürüyor okurunu . Fakat
                  bunu yaparken kişisel gelişim kitaplarının çoğunda olduğu gibi
                  , bir şeyler öğretme çabasıyla , hazır formüller vererek
                  yapmıyor . Tek çabası , bireyin kendi doğrusunu bulabilmesi
                  için ona sunumlar yapmak . Yaşamın değişim ve dönüşüm içinde
                  olduğunu duyumsatmak . Her mektupta farklı bir sorun büyütece
                  alındığı için önemsediğimiz konuyu öne alarak okumamız da
                  olası . Mektupların anlamının yaş grubuna , bireyin içinde
                  bulunduğu ortama , çevreye göre değişmesi metinlerin çok
                  katmanlılığının göstergesi . Bütüne baktığımızda , mektupların
                  ortak iletisi çağdaş yaşama bir çağrı niteliğinde . " Toplumda
                  bazı şeylerin değişmesini istiyorsak , bunu ancak elbirliği
                  ile başarabiliriz , " diyor yazar . Gençlere Mektuplar ' la
                  buluşan bir genç , yaşamanın gerçekten bir sanat olduğunu
                  kavrayıp bu konuda beyin fırtınası yapacaktır kuşkusuz . Zehra
                  İpşiroğlu , bu beyin fırtınasını gençler onunla paylaşsın
                  istemiş . " Dilersen sen de kitabı okuduktan sonra , bana
                  yanıt verebilir , kendi deneyimlerinden , yaşantılarından ,
                  başarılarından , zekânı ve yaratıcılığını kullanarak ürettiğin
                  çözümlerden ya da işin içinden çıkmakta zorlandığın
                  sorunlarından ve kaygılarından söz edebilir ; kendi yaşamından
                  ya da çevrende gözlemlediklerinden olumlu olumsuz örnekler
                  getirebilirsin . " ( s , 18 ) Kitabın yeni baskılarında
                  gençlerden gelecek mektuplardan da bir seçme yapabileceğinin
                  muştusu veriliyor . Mektuplar sorular sorduruyor okuruna .
                  Bireyin yapabileceği en büyük keşif , kendini anlama ve tanıma
                  yetişidir . " Hepimizde olan bu yetiyi kullanmasını biliyor
                  muyuz ? " sorusunun yanıtını ararken elimize sihirli bir ayna
                  veriyor yazar . " Yaşamın belki de en güç , aynı zamanda en
                  gizemli yanı insanın kendini bulgulaması , kendi sınırlarını
                  olanaklarını zorlaması . Bu , yaşam boyu hiç bitmeyen bir
                  süreç . Aslına bakarsan sihirli ayna daha çok gençken geçiyor
                  elimize . Ama görmesini bilmeyen biri , onu herhangi bir
                  aynadan ayırt edemiyor . Öyle olunca da bir süre sonra ayna
                  büyülü gücünü yitirip gerçekten sadece senin dış görüntünü
                  yansıtan sıradan bir aynaya dönüşüyor , " ( s , 23 ) Bu aynayı
                  kullanmayı bilen İdil Biret , Fazıl Say , Genco Erkal gibi
                  çağdaş sanatçılar da kitapta anılmış . Her mektup farklı bir
                  sürprizi de barındırıyor içinde . Örneğin üçüncü mektupta
                  Bertolt Brecht ' in kısacık bir öyküsü gülümsüyor okura .
                  Dördüncü mektupta yaşamın şaşırtıcı bir denge oyunu olduğu
                  anlatılırken , öfke kontrolü konusunda ilginç örnekler
                  veriliyor . Beşinci mektupta anlatılan doğaçlama oyununu
                  kızımla hemen oynamak benim de çok hoşuma gitti doğrusu .
                  Sanatın farklı dalları aracılığı ile düş toplamanın keyfi ,
                  örneklerle sunulmuş gençlere . İşte minik oyunlardan biri :
                  Gözünüzün önüne bir sırt çantası , bir sandık , bir de çöp
                  tenekesi getirin . Sırt çantanıza yaşam boyu her an her dakika
                  taşımak istediklerinizi koyduğunu düşleyin . Sandığa ise
                  herkesin görmesini istemediğiniz değerli şeylerinizi
                  gizlediğinizi hayal edin . Çöp tenekesine de beğenmediğiniz ,
                  hoşlanmadığınız ne varsa atın . " Sırt çantası , sandık ve çöp
                  tenekesi üzerinde kafa yormaya değer . Çünkü her biri sana
                  kendinle ilgili çok önemli ipucu verecektir , " { s , 56 )
                  Yaşamımızda yeni kapılar açacak , özgürleşmenin yolları
                  üzerine düşündürecek mektuplar yetişkinlerin istemeyerek / ya
                  da isteyerek , gençleri nasıl da kişilik yitimine ittiklerini
                  de gösteriyor . Gençler kendi istedikleri değil de
                  başkalarının onlara biçtikleri rolleri mi oynuyorlar ? " Çocuk
                  rolü , öğrenci rolü , ev kızı rolü , başarılı rolü . . . "
                  Anadolu ' da hâlâ birçok ailede gencin geleceğini , ne
                  okuyacağını / okumayacağını , kiminle evleneceğini , kendi ne
                  nasıl bir yaşam kuracağını aile belirliyor . Gencin ailesine
                  bağlı olması elbette güzel , ama bağlılık bağımlılığa
                  dönüştüğünde sorunlar ortaya çıkıyor . " Bağlılıkta ilişkiler
                  eşit düzeyde gelişirken bağımlılıkta ezenezilen ilişkisine
                  dönüşebiliyor , " diyor dokuzuncu mektup . Zehra İpşiroğlu ,
                  Düş Hırsızlarına Karşı ( E Yayınları ) adlı kitabında
                  içimizdeki gizli polis ' le ( Gipo ) hepimizi tanıştırmıştı .
                  O polisten kurtulduğumuzda , gerçek anlamda demokrasiye adım
                  atacağımızı duyumsatmıştı . Gipo çocukların ve yaratıcı
                  bireylerin düşlerini çalarak bireyi engelleyen her tür etkeni
                  , gelenekleri , otoriter eğilimleri , ayırımcılığı ,
                  ötekileştirmeyi simgeliyordu . Gençlere Mektuplar ' da Gipo
                  yine karşımıza çıkıyor . Kız ve erkek çocuklar arasında
                  yapılan ayrımcılığa ayna tutuyor , bunun gerçek nedenlerini
                  ortaya seriyor . Düş Hırsızları ' nda Nartiplemesiyle de genç
                  kuşakta gittikçe artan tutuculuk ve cinsiyet ayrımcılığı
                  sorununa dikkat çekiyordu ipşiroğlu . Bu kez yine aynı
                  konulara dikkat çekerken bunların altında yatan nedenleri
                  gençlerle birlikte sorguluyor . Bize benzemeyeni
                  ötekileştirmenin ardında bilinçaltındaki korkuların yattığını
                  çekinmeden söylüyor . Gençlere Mektuplar cesurca , içtenlikle
                  yazılmış bir kitap . Öyle ki , yazar gençlerle dertleşirken
                  toplumdaki otoriter sistemi eleştiriyor ve şunu bile söylüyor
                  : " Yeniden seçme olanağım olsaydı , yaratıcı gizil gücümü
                  daha rahat kullanabileceğim serbest bir meslek seçer ve
                  dünyada üniversiteye öğretim üyesi olarak girmezdim . " ( s ,
                  222 ) Mektuplar zaman zaman yazarlara ve başka okumalara da
                  gönderiyor okurunu . Günter VValIraff , Aziz Nesin , Brecht ,
                  Aldous Huxley , Michael Ende , Tahsin Yücel bu yazarlardan
                  bazıları . Kitabın son mektubuna geldiğimizde balıklar gibi
                  masmavi suları yara yara derinliklere yol alıyor , kuşlar gibi
                  kanatlarımızı çırpaçırpa göklere yükseliyoruz , aydınlık
                  gelecek adına umutla doluyoruz ; tıpkı Türkân Saylan usta gibi
                  . . . " maviselyener @ yahoo . com . Gençlere Mektuplar ,
                  Zehra İpşiroğlu , E Yayınları , 253 s , 2011 , 14 +

 Songül Kaya Karadağ

Zehra İpşiroğlu ile son çıkan kitabı Gençlere Mektuplar üzerine bir söyleşi

Geçtiğimiz haftalarda E yayınları tarafından yayınlanan „Gençlere Mektuplar“ adlı kitap bir kitap değil aslında. Bu Zehra İpşiroğlu´nun gelişme çağındaki tüm insanlara yazdığı yaklaşık 250 sayfalık bir mektup. O mektubunda her nekadar „Sevgili okuyucum“ diye 16-17 yaşındaki gençlere hitap etse de mektubu okuyan herkesin anlatılanlardan kendine de bir pay çıkarması mümkün. 

Kitabı bir çırpıda hiç elimden bırakmadan okudum. İçinde olanlar hiç duymadığım, yeni öğrendiğim şeyler değildi aslında. Sözkonusu anlatımlarda sürükleyici, insanı nefes nefese heyecanlandıran, macera tadında olaylar da yok. Kitabı bir çırpıda okutan dürtü bunun bir mektup olması. Yani benimle-okuyucuyla konuşması. Nasıl iyi bir dostunuzdan aldığınız bir mektubun yarısını bugün öbür yarısını ertesi gün okumaya kıyamazsanız, bu da öyle birşey işte. 

Zehra Hanım kitabın gerek yazılış biçimi, gerek kitaptaki hitap dili gerekse daha ilk bölümde okuyucuların size ulaşabilmesi için verdiğiniz elektronik posta adresi bu metin türünün sıradan herhangi bir kitap olmadığını gösteriyor. Kitabı kısmen de olsa mektuplaşarak yazdınız, bütün mektuplaşmaları lise çağındaki okuyuculara gönderiyorsunuz ve yine sizi tanıyan tanımayan her okurdan mektup beklediğinizi belirtiyorsunuz. Sizin de ara ara belirttiğiniz gibi enteraktif bir yaklaşım sözkonusu. Gençlere Mektuplar´ı yazmak için neden böyle bir yöntemi seçtiniz?

 

Aslında kitabın yazılış süreci interaktif gelişti. Hem  mesleğim gereği gençlerle birlikte yaşamanın  getirdiği gözlemlerim  ve deneyiminden, hem de doğrudan onların bana yazdıklarından ve anlattıklarından yararlandım. Yani   farklı katmanlardan gelen gençlerin yaşadıkları çok somut sorunlardan  yola çıktım. Bu nedenle de kitaptaki örnekler bir çok gencin yaşadıklarına ışık tutuyor. Bizim kültürümüzde sorunları görmezden gelme, bastırma, yokmuş sayma ya da yuvarlak ve hoş sözcüklerle geçiştirme  geleneği vardır. İşte bu bence en kötüsü, çünkü insanları ikiyüzlülüğe yönlendirdiği gibi sorunların da çözümüne değil de tersine  giderek büyümesine yol açıyor. Bunun altında da bir çok genç, özellikle de genç kızlar çok eziliyorlar.

Bu  bağlamda kitapta   kuşaklararası değerler çatısmasından, medya kültürüne,  okuma ve yazma kültüründen  modern yaşamla geleneksel yaşam arasındaki çatışmaya, birey olma savaşımından  aileye bağımlılığa değin çeşitli sorunların yanı sıra tabular üstünde de duruyorum. Nedir bizim tabularımız ve bizleri nasıl ve ne kadar engelliyor?  Tabuların kırılması mümkün mü, nasıl? Tabu konusu gündeme geldiği anda  kadın erkek eşitliğini kesinlikle kabul etmeyen,   genç kızları  da bu nedenle daha küçücük yaşta  belli rollere yönlendiren geleneksel değerleri de sorgulamaya başlıyoruz.

Geçenlerde bir çocuk yuvasında çalışan genç bir öğretmen anlatıyordu.  Çocuklardan biri gözyaşları içinde kendisini sımsıkı kucaklamış. Öğretmenin tırnaklarına oje sürdüğü için  cehennemde yanacağına öylesine üzülmüş ki.Çocuğa ne diyeceğini, onu nasıl teselli edeceğini şaşırmış öğretmen.  Bir damla çocuğun yaşadığı  karabasını düşebiliyor musunuz?  Son yıllarda dinsel değerlerin çocuk hakları, kadın hakları gibi evrensel değerleri   kıyasıya yok ederek giderek güçlenmesiyle birlikte çocukların ve gençlerin üstündeki baskılar da doğal olarak arttı. Bu da sorgulanıyor bu kitapta. Köln’den İstanbul’a giderken havalanında gördüğüm en fazla üç yaşındaki siyah çarşaflı küçük kız da gözümün önünden gitmiyor. Bir an duraklayıp  cüce olup olmadığını anlamak için dikkatle baktım. Frederico Fellini’nin bir filminde miniminnacık bir rahibe gösterilir, cücedir, zaten  çocuk olabileceğini aklınıza bile getirmezsiniz.Ama çarşaflı kız kocaman siyah gözlü kırmızı yanaklı yaşam dolu bir  çocuktu. Olduğu yerde zıplayıp hoplayarak, dans ediyordu ve gülüyordu, tıpkı diğer çocuklar gibi.

Ama kitabımda şu iyidir bu kötüdür gibi tepeden bakan bir değerlendirme yapmıyorum. Sadece sorunları gençlerle birlikte alımlamaya ve ardında yatan ideolojileri  ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Sorunlarla yüzeysel bir biçimde değil de sorgulayarak ve derine inerek  hesaplaşma, onları dile getirme, üstünde tartışma  yalnız gençler için değil, hepimiz için  önemli. Bir de şu var, geleneksel değerleri eleştirmek kolay, ama onların yerine ne koyacağız?

Çünkü modern dünya ve tüketim toplumunun sundukları da çok iç açıcı değil. İslami hareket de buna tepki olarak çıkıyor zaten. İşte bunun üstünde de önemle duruluyor bu kitapta.. Kısa bir süre önce Avusturya’da  göçmenlere yönelik bir programda bu kitap tanıtırken  özgürlük kavramı gündeme geldi ve  çok tartışıldı. Sadece diskoteğe gitmek, mini etek giymekle özgürlük olmuyor, özgürlük kazanılması gereken bir değer. Belli bir uğraş ve çaba istiyor. Bu da kolay değil elbette. Ama  gençlerin  çoğu, özellikle de aşırı baskı altında yetişmemiş olanlar özgürlüğün ne olduğunu çok iyi biliyorlar. Göçmenlerle söyleşiden sonra yanıma gelen on dört yaşındaki bir kızın bana bu kadar yaşlı olduğum halde bu kadar genç olmamdan ve gençlerin haklarına böylesine içtenlikle sahip çıkmamdan çok etkilendiğini söylemesi de beni çok duygulandırdı. Şu bir gerçek ki kırk yaşın üstündekilerin çoğu kendi çocukluklarını ve gençliklerini unutup „başkaları ne der“ kalıpları içinde tıkanıp kalıyorlar.

 

Uzun yıllar üniversitelerde öğretim üyeliği yaptığınız halde kitabınızda bir öğretmen ya da bir teorisyen gibi yaklaşmak istemediğinizi belirtiyorsunuz. Ayrıca kitabın adını seçerken de Amerikalı yazarların kitaplarına benzeyebilir kaygısıyla bazı kelimeleri kullanmaktan kaçındığınızı dile getiriyorsunuz. Bu aslında eğitim alanındaki bir duruşu da göstermiyor mu? Yani gerek insanın kendi gelişimi gerekse toplumsal ilişkilerine yardım açısından alternatif bir eğitim anlayışı diyebilir miyiz?

 

Yıllar boyu üniversitede öğretim üyeliğini sürdürürken, kendimi ne kuramcı olarak gördüm, ne de öğretmen.  Sadece bir  araştırmacı ve düşünür- yazar olduğumu söyleyebilirim.

Yani kuramsal bilgiler düşünmeme aracı olduğu sürece beni ilgilendiriyor. Bu nedenle de üniversitelerin bir çok alanlarında sürdürülen yaşamdan kopuk soyut bir bilim anlayışına karşıyım.  Öğrenciye belli bilgileri aktaran klasik bir öğretmen olarak da görmüyorum kendimi. Öğretim üyesi- öğrenci ilişkisi  birlikte düşünmeye ve üretmeye yani karşılık diyaloğa dayanmalı benim gözümde.  Ama bu söylediğim sadece üniversite için geçerli değil. Diyalog daha ilk okulda, dahası yuvada başlıyor.  

Bu duruşum ister istemez „Gençlere Mektuplar“ da yansıdı. Yani amacım yukardan bakan bir tavırla gençlere bir şeyleri öğretmek değil, tersine onlarla birlikte  düşünsel bir yolculuğa çıkmaktı. Bu yolculuğa katılma sabrını ve cesaretini gösterebilecek olan bir çok gence ya da diyelim yüreği genç olanlara da bu kitabın yararlı olabileceğini düşünüyorum. Öte yandan ben de yazar olarak gençlerden çok şey öğrendim. Onlar olmasaydı, bu kitabı da yazamazdım.

Yaşama sanatını gündeme getiren  çok satar Amerikanvari kitaplarda  yüzeysel bir biçimde belli kalıplar aktarılıyor, yöntemler gösteriliyor. Sözgelimi  pozitif düşünme gibi….

Benim kitabım böyle kolay bir kitap değil. Çünkü hiç bir şey öğretmiyor, sadece okuyucuyu düşünsel bir yolculuğa çıkartıyor.  Ama okuyucu okuma süreci içinde hem kendisine hem de çevresine dair çok şey bulacaktır bu kitapta. Yakalayacağı ipuçları belki de onun çıkmazda olduğu bir çok sorunu daha iyi görmesini ve  anlayabilmesini sağlayacak,  her şeyden önemlisi de  kendini keşfetmesine yol açacaktır.

 

Kitabın içeriği ve kapsamı bence oldukça derin. Sihirli ayna, sihirli gözlük, kayık örneği, roller oyunu, sorun çözerken önerdiğiniz doğaçlama tekniği, kendim ve ben gibi semboller okuyucuda kendi yaşamını sorgulama, eleştiri yeteneğin gelişmesi, bağımsız düşünebilme, kendi gizil gücünü keşfedebilme gibi önemli olguların açıklığa kavuşmasına yol açıyor. Ama bütün bunlardan önce beni etkileyen positif düşüncenin bu derece desteklenmesi ve bunun aslında her insanın doğasında olduğunun defalarca vurgulanması oldu. „Öfkeli tepki vermeden sorunlar daha kolay çözülür.“ diyorsunuz. Uzak doğu sporlarından ve dengeli bir dövüşten bahsediyorsunuz. Bu dengeli dövüşmeyi öğrenmenin yolu sadece deneyimden yani yaştan mı geçiyor?

 

Bazen bir şeylerin üstünde imgelerle düşünmek daha kolay Ben de çocuksu bile gelse, sihirli ayna ve sihirli gözlük imgelerini kullandım.  Sihirli ayna ve sihirli gözlük , kendimizi ve çevremizi daha iyi alımlamamızı sağlayan araçlar sadece. Sihirli gözlükle bakmayı değil, görmeyi öğreniyoruz. Olguların özüne inmeyi, sorgulamayı, anlamayı ve  tek bir noktaya saplanmadan çözüm üretmeyi. Bu kolay değil, çünkü bizler genellikle polemik yaratarak düşünüyoruz. Sanki  hiç bitmeyen bir savaşın içindeyiz. Öyleyse iyi ve kötünün katı çizgilerle birbirinden ayrıldığı, ötekileştirmenin doğal sayıldığı bir dünyada kendimizi nasıl bulacağız? 

Sihirli aynada ise kendimizi görüyoruz, sadece şu an ki dış görünüşümüzü değil, geçmişimizi, geleceğimizi, yaşayabileceklerimizi, korkularımızı, hayallerimizi, her şeyi…Yani sihirli ayna bize bizi başkalarının bizi gördüğü gibi değil, olduğumuz gibi gösteriyor, değerlerimizi, gizilgücümüzü gözler önüne seriyor, bize yepyeni bir güç  ve enerji veriyor. Sihirli aynaya bakmayı bilen birinin kendine güvenmeyi öğrenmesi, kendi kararlarını kendisinin alması hiç de güç olmayacaktır.

Sihirli gözlük ve ayna ezberimizi bozuyor,  kullanmasını başarabilirsek farklı bir duruşu benimseyebiliyoruz yaşamda. Yaptığımız en büyük yanlış  aynamıza bakıp kendimizi görmeye çalışacağımıza,  hep başkalarının bize tuttuğu aynaya bakmamız ve başkalarının gözüyle çevremizi irdelememiz…

Dikkatinizi çekmiştir mutlaka , bizde   toplumun geniş kesimlerinde çocuklarla konuşulurken çocuğa hitap eden kişiye göre „annecim“,“babacım,“ abicim“, „ablacım denir.   Çocuğun kendi adı söylenmez nedense.  Çocuğa adını söyleyeceğinize „annecim“ dediğiniz anda,  aranızdaki sevgi dolu  ve korumacı ilişkiyi vurgulamış oluyorsunuz.  Bu  güzel bir şey gibi, ama bir de madalyanın öteki yanına bakın. Yetişkinlerin  bir birey olarak çocuğun kendisini değil de onunla olan ilişkilerini önplana alarak çocuğu iyice sarmalamaları acaba çocuğun üstünde nasıl bir etki yaratacaktır?

Adı ne bu çocuğun? Kim bu çocuk?  Daha bebek yaşta annecim, babacımlarla büyüyen çocuk aynaya baktığı zaman gene  kendini hep anneciğimin, babacığımın gözüyle görmeyecek midir? 

Gençlerin yaşadıkları sorunları irdelerken sihirli ayna ve gözlük imgeleri yol açıcı oldu. Ben herkesin  sihirli bir  gözlüğü ve aynası olduğuna inanıyorum, ama insanlar çoğu kez bunun farkına bile varmıyorlar. Ya da çok geç varıyorlar. Aslında erken geç diye bir şey de yok umut yaşadığımız  sürece hep var. Geçen ay İstanbul’da yapılan T. Saylan sempozuyumunda Türkan dizisindeki Türkan  rolünü sevgili T. Saylan’ın yapıcı duruşunun özünü kavrayarak  büyük bir başarıyla oynayan   sevimli genç oyuncu Pınar Öğün dikkatimi çekmişti. Tiyatro oyuncusu olmak istediğini ama ailesinin buna şiddetle karşı koyduğunu, o da ailesine  karşın bütün olanakları seferber ederek kendi yolunu  bulmaya çalıştığını anlatmıştı. Bu çok güç ve sancılı bir süreç.  Mücadeleci, kavgacı bir ruhu mu gerektiriyor? Bence hayır, sadece ve sadece şu sihirli aynaya bakmayı bilmeyi, kendine inanmayı ve kararlılığı koşulluyor. Hepsi bu. Bu güç hepimizde var, ama kullanmasını bilmiyoruz. 

2009 da işci edebiyatı ödülü alan „Özgürlük Yollarında“da da (Çınar yayın)  göçmen kökenli gençleri sorunlarından yola çıkarak benzer sorunları gündeme getiriyorum. Gençlerin kendi yollarını bulmaları, kendilerini arama süreci, karşılaştıkları inanılmaz engeller, çatışmalar anlatılıyor bu kitapta.  Öyle olaylar yaşanıyor ki, her şeye rağmen nasıl başarabildiklerine şaşırıp kalıyorsunuz. 

„Mektuplar“da Uzakdoğu felsefesinden de etkilendiğim doğru.  Anı yaşama, farkındalık,  duyumsama ve görme yetilerinin çok gelişmiş olması, kendine güven, iç dinginlik, kendini karşısındakinin yerine koyma, ona öykünme yetisi, polemik yaratmadan bütünü görme, kuşkusuz yaşam boyu edinebileceğimiz bütün bu yetiler   hem çevremizi alımlamamızda, hem de ben’lik arayışımızda bize çok yardımcı olabilir. Ama bu da ezberlenecek bir şey değil, deneyerek, yaşayarak öğrenilecek bir şey, yani yaşam karşısında bir duruş.

Bir iki gün önce uzak doğu sporunu içeren yeni bir kitap okudum  „Shaolin, kazanmak için savaşman gerekmiyor“. Bu kitapta üç temel nokta üstünde duruluyor. 1.Kendi ayaklarının üstünde durmak, 2.İletişimde güçlenek 3.Kazanmayı öğrenmek. Kendi ayaklarının üstünde durabilmek için an’ı yaşayabilmek, farkındalık, kararlılık ve bir şeye sahip olma hursından arınmak gerekiyor.Güçlenebilmek için içdinginlik, ağırlık (aceleci olmamak), Öykünme kendini karşındakinin yerine koymak), fırsatları değerlendirmek ve esneklik gerekiyor.Kazanabilmek için içhuzurun yarattığı kendine güven duygusu, önyargılardan arınmak ve kendini tanımak gerekiyor. İşte bütün bunlar benim kitabımda da çok somut örneklerle gündeme geliyor.

Yani bu mektupları yazarken çiçeği değil çiçeğin tohumunu vermek istiyorsunuz. Hayatı daha bilinçli yaşayabilmek için bazı yöntemleri tartışıyorsunuz.

Evet  bunu  çok güzel dile getirdiniz. Hepimiz hazırcılığa yatkınızdır, yemek önümüze konulsun isteriz.  Ama önemli olan bizim pişirebilmemiz. Üstelik de hazır yemek reçeteleriyle değil de kendi yaratıcılığımızı da katarak. Yani herkes kendi yolunu kendi koşullarına ve yapısına göre yolunu kendisinin bulması gerekiyor. Ben politik örgütlenmenin ve kendi  haklarını aramanın temel koşulunun bireysel bilinçlenme olduğuna inanıyorum. Ne kadar çok bilinçli insan örgütlenmenin içindeyse   bir şeyleri elde etme şansı da o kadar artacaktır.

 

O halde mektuplar ve bu söyleşi için tüm okurlar adına teşekkürler.

 


Versiyon 17.01.2012 saat onda 12:27:08